Anılar, DNA ile Nasıl Aktarılıyor?

Anılar, DNA ile Nasıl Aktarılıyor?

Araştırmanın en tartışmalı ve belki de en çarpıcı yanı, atalarımız hayatta olmasa da onlardan anılar taşıyabileceğimiz fikrini ortaya koymasıdır.  Evet, genetik hafızadan bahsediyoruz.

Bazı psikologlar atalarımızdan bize bazı anıların aktarıldığını ve bu anıların atalarımızın duygularını bize yeniden yaşattığını hatta DNA’mıza kazınan bu anılarla doğduğumuz teorisini iddia ediyor.

Genetik hafıza, biyoloji ve psikoloji gibi iki büyük ana bilim dalı tarafından kapsamlıca çalışılan bir alandır. Her iki ana bilim dalı da anıların 14 nesil önceki atalarımıza kadar uzanabildiğini vurgulamaktadır.

Hepimizin bildiği tanımıyla hafıza, beynin gördüğü, hissettiği ve yaşadığı her şeyi kodlama, depolama ve ihtiyaç duyduğunda geri getirme becerisidir. (https://en.wikipedia.org/wiki/Memory)

Üç tür hafıza (bellek) vardır. Bunlar:

Duyusal hafıza (<1 saniye)

Kısa süreli hafıza (<1 dakika)

Uzun süreli hafıza (süresiz)

Atkinson-Shiffrin adıyla bilinen, Richard Atkinson ve  Richard Shiffrin’in 1968 yılında geliştirdiği bu üç hafıza türü; bugün hala bu alanda yapılan çalışmalarda kodlama, pekiştirme, depolama ve geri çağırma süreçlerini açıklarken sıklıkla başvurulan en popüler modeldir.

Yıllar içinde uzun süreli belleğin, açık bellek (bilinçli) ve örtük bellek (bilinçdışı)  olmak üzere iki alt türü ortaya çıkmıştır. Takip eden yıllarda açık bellek, bildirimsel bellek; örtük bellek ise işlemsel bellek olmak üzere iki alt gruba ayrılmıştır. Bildirimsel bellek ise kendi içinde anısal (duygularla ilgili)  ve anlamsal (kavramlarla ilgili) olarak iki alt gruba daha ayrılmıştır:

İşlemsel veya örtük bellek (Nasıl olduğunu bilmek); bir işi öğrenmeden, bilmeden sadece tekrar ve uygulamalar sonucu elde ettiğimiz bellektir.

Bildirimsel veya açık bellek (Ne olduğunu bilmek); olayların ve gerçeklerin bulunduğu bilinçli bellektir. Birbiriyle ilintili anıların bilinçli bir şekilde geri çağrıldığı ve bilginin depolandığı alandır. (http://www.human-memory.net/types.html)

Biyoloji ise hücre bölünmesiyle genetik yapıya kaydedilen hücresel hafıza da denebilecek kalıtsal hafızayı doğrulamaktadır.

Hücrelerin, proteinler ve DNA’nın etkileşimini etkileyen ve hafıza hücrelerine işlenmesine DNA dizilim sırasını değiştirmeden izin veren, genetik yapıdaki değişikliği dengeleyen epigenetik bir süreç vardır. (https://en.wikipedia.org/wiki/Genetic_memory_(biology))

Birkaç istisna dışında hücreler benzer genetik yapıdan oluşur ve organizmanın daha nitelikli fonksiyonlar geliştirme sürecini kaydetme yeteneğine sahiptir.

Hayvanlar da araştırma yapmak ve epigenetik süreci açıklamak için kullanılabilir.

Epigenetik bizlere örneğin bir tırtılın kelebeğe; bir fetüsün yetişkine dönüşmesini açıklayabilir ve ayrıca genetik kodu yeniden programlamanın birçok yolunu gösterebilir.

Biyoloji, organik olarak aslında uygun koşullarda atalarımızla hatıraları paylaştığımızı gösterirken; psikoloji nasıl dönüşüp geliştiğimizle ilgili çarpıcı, gerçek bağlantılar kurarak onu destekler.

Ve sakin olun, neyse ki tüm bunlar büyük büyükbabanızın düğününü gözünüzde canlandırabileceğiniz ya da çektiği diş ağrısını hissedebileceğiniz anlamına gelmiyor. Çünkü ortada kökenlerimizden miras kalan özel hatıralar olduğunu kanıtlayan ne bilimsel bir teori ne de kanıt var.

En bilinen psikiyatrist ve psikanalistlerden Carl Gustav JUNG; geçmişin kalıtsal karakteristik özelliklerini, sezgisel ve kolektif zeka ile ele alan görüşünü kolektif bilinç olarak tanımlamıştır.

The Significance of Constitution and Heredity in Psychology’de (https://en.wikipedia.org/wiki/Collective_unconscious) ( Kasım,1929) Jung şöyle yazmıştır:

“Psikolojik olarak esasen; rüyalarda, fantezilerde ve diğer istisnai ruh hallerinde en alakasız, en olmayacak mitolojik figürler ve semboller bir anda, görünürde herhangi açık bir işaret olmasa bile aslında sıklıkla kişinin üzerindeki belirli etkilenmeler, gelenekler ve tahriklerin sonucunda ortaya çıkabilir. Bu ‘ilkel imgeler’ ya da benim tabirimle ‘arketipler’ aslında insan ruhunun en bilinçdışı ve en temel bölgesine aittir ve kesinlikle kişisel edinimler olarak açıklanamaz. Hepsi bir bütün olarak kolektif bilinç adı verilen ruhsal bir katmanı oluşturur.

Kolektif bilicin varlığı, zihnin kesinlikle ‘boş bir levha (Tabula Rasa)’ olduğunu ve önceden belirlenmiş etkilere hazırlıksız olduğunu reddeder. Aksine zihin; çevresel faktörlerin kaçınılmaz etkilerinin dışında, kalıtsal varsayımlardan en yüksek seviyede etkilenmiştir.

Kolektif bilinçdışı, atalarımızın ruhani hayatını en erken dönemine kadar barındırır. Aslında o, tüm bilinçli ruhsal olayların bütünüdür ve bu sürecin kökeninin izini geçmiş yaşantılarda sürdüğü için yüksek bir bilinç özgürlüğünü de barındırır.”

Abernethian Topluluğu ile yaptığın konferansta ise şöyle anlatır:

“O zamanki savım şöyleydi: Anlık bilinç tamamen ampirik (çoğunlukla kişisel bilinçdışı davranışlarla ilişkilendirilse de), kişiye özgü bir ruh halidir. Ama evrensel yani tüm insanları kapsayan tarafsız ikinci bir ruh hali vardır. Bu kolektif bilinçdışlılık bireysel olarak gerçekleşmez. İnsanda doğuştan vardır. Önceden var olan şekiller ve arketipler biz bu ruhsal durumları tanılayıp şekillendirdikten sonra bilinçli hale gelirler.”

1940 yılında,  A. A Brill, Amerika’da görev yapan ilk psikanalist ve Freud’u İngilizceye çeviren ilk çevirmen olmuştur. Zerah Colburn’un matematikteki hesap yapma gücü ile Mozart’ın müzikal bestelerindeki gizemi kıyaslayarak yazan Dr. William Carpenter’dan şu alıntıyı aktarmıştır:

“Yukarıda bahsi geçen her iki kendine özgü örnek de doğuştan getirdikleri üstün yetenekleri ile bize, birtakım zihinsel aktivitelerin bireysel yaşantılar sonucu elde edilemeyecek kadar erken zamanda edinildiklerinin en belirgin örneklerindendir. Böylesi eşsiz doğuştan yetenekler,  tıpkı hayvanlardaki içgüdü gibi çok da sorgulanamaz, onlara sezgisel deriz. Bunlar kişinin ortaya koyduğu, kendi benliğinde mevcut olan bireysel eğilimleri, yatkınlıklarıdır.” (https://blogs.scientificamerican.com/guest-blog/genetic-memory-how-we-know-things-we-never-learned/)

Çoğumuz karmaşık, mekanik bir yazılım (beyin) ve bomboş bir sabit disk sürücüsü (hafıza) ile dünyaya geldiğimizi düşünür. Bizlerin yaşadıkça hafızamıza birer birer eklenen sürekli öğrenme ve hayat deneyimlerinden ibaret olduğumuzu sanır.

Ama aslında konuşurken kolay görünse de hayatlarında hiç öğrenmedikleri veya tecrübe etmedikleri bilgilere ulaşmak için çabalayan muhteşem alimlerin ya da dahilerin bizlere sanki hepsinin doğuştan böyle kurgulandığını düşündüren işte bu genetik hafızadır.

Hayvanlar alemi en karmaşık ve gelişmiş kalıtsal yetenekler için kullanabileceğimiz belki de en iyi örnektir.

Bu alanda ilk araştırma 1950 yılında James McConnell tarafından solucanların yeniden canlanabilme özelliği göz önüne alınarak yapılmıştır.

Yassı Kurt

Bu sebeple Dr. McConnell önce solucanları flaş ışığından kaçınması için eğitmiş ve hemen ardından ya solucanların kafalarını kesmiş ve solucanlar yeniden canlanmış ya da kesilen kafalarla diğer solucanları beslemişti. Böylece her iki durumda da diğer solucanlar bu uygulamayı hatırlamıştır. (https://neuwritesd.org/2018/05/31/the-rise-and-fall-and-rise-of-genetic-memory/)

Eski anılarını hatırlayabilme özelliğine sahip diğer hayvanlar ise Kral Kelebekler (Monarch Butterflies) olmuştu.  Bu kelebekler her yıl kış ayında Kanada’dan Meksika’ya; yaz ayında ise tekrar Kanada’ya yaklaşık 4.000 km yol yaparlar. Fakat bu yolculuğu tamamlamak kelebekler için üç nesle mal olur çünkü aynı grup kelebeklerin bu rotayı hem gidip hem dönerek tamamlamaları imkansızdır.

Peki, o zaman kendinize bir sorun, bir sonraki nesilden olan kelebekler nasıl göç edebiliyor?

Çünkü onlar rotayla ilgili bilgileri kalıtsal hafıza yardımıyla birbirlerine aktarıyor.

Tıpkı Kral Kelebekler gibi kuşlar, fareler, filler hatta köpekler gibi daha birçok hayvan bu yeteneğe sahiptir (https://blogs.scientificamerican.com/guest-blog/genetic-memory-how-we-know-things-we-never-learned/).

İnsan genetiğini inceleyen araştırmacılar travmalar, fobiler, depresyon vb nöropsikolojik bozuklukların kalıtsal hafızayla diğer nesillere geçebileceğini düşünüyor.

Fareler üzerinde yapılan nörolojik bilimsel araştırmalar ve çalışmalar bazı deneyimlerin gelecek nesilleri etkileyebileceğini de iddia etmektedir.

Deneylerde farelere belirli bir kokudan korkmayı öğretmek, farelerin bu öğrenilmiş korkularını gelecekteki soylarına aktarmaları ve bu yeni nesillerin hiç maruz kalmamış olsalar dahi aynı kokuya karşı hassasiyet ve korku geliştirmeleri amaçlanmıştır.

Ayrıca beyin yapısında da bazı değişiklikler saptanmış ve bu bulgular sonucu araştırmacılar korkunun tecrübe edilmesi sonucunda gelecek nesillerden de önce ilk olarak hem yapısal hem işlevsel olarak ebeveynlerin sinir sisteminin bozulduğu kanısına varmışlardır.

(https://ipfs.io/ipfs/QmXoypizjW3WknFiJnKLwHCnL72vedxjQkDDP1mXWo6uco/wiki/Genetic_memory_(psychology).html#cite_note-5)

Şu ana kadar tamamlanan araştırmalar ve araştırmacıların da sürekli yaptığı incelemeler sonucu bu çalışma alanı bilgi yönünden hayli zengindir.

Bizler ise hafızanın sihirli kutusunu nasıl açacağımızı ve hangi cevapları bulacağımızı merak ediyoruz.

Ya da üzerimizde ne gibi etkileri olduğunu …

Peki, sizin fikriniz nedir?

 

Kaynak: https://www.qwaym.com/memories-travel-through-dna-how-and-why/?fbclid=IwAR3KepJBa-GcNMcXwNwW2VFU5zZnTIAWX5UP4Yi2ZY-h-9TaklL3LnjNW6w

www.bizsiziz.com/memories-travel-through-dna-how-and-why/

Çeviri: Seda YILMAZ

92 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
18 + 11 =


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.