Y, Z Kuşağı, “Baby Boomer” Etiketleri, Yanlış İlişkilendirmeler ve Metodolojik Hatalar

Kuşak etiketlemeleri, çağdaş yaşamın neredeyse kaçınılmaz bir aksesuarı haline geldi. Dahası bu konuda ciddi bir yarışın olduğunu da söyleyebiliriz. Haberlerde, sosyal medyada, reklamlarda; X kuşağı, Y kuşağı, Z kuşağı gibi etiketlemeler sıklıkla kullanılır olmaya başladı, hatta konu üzerine kitap yazan “kuşak uzmanları” dahi ortaya çıktı. Bazı ülkeler daha da ileri giderek resmi kaynaklarında mevcut ekonomik verilerini sunmak için kuşak (nesil) etiketlemelerini kullanmaya başladı bile. 

Peki kuşak etiketlemeleri gerçekten kullanışlı mıdır?

Kuşak Nedir?

TDK’ya göre, kuşak; “yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı çağın şartlarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, kaderleri paylaşmış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş kişiler topluluğu” olarak tanımlanıyor.

Bu şartların, sıkıntıların ve benzer ödevlerle yükümlülüğün, gruptaki kişileri birbirine benzer ve geçmişte aynı yaştaki gruplardan daha farklı kılan ortaklıklar yaratması beklenir. Tanım ile uyumlu olarak, aynı zamanda ve aynı yerde büyüyen insanların evrensel olarak paylaşılan bir dizi deneyime ve karakteristik özelliklere sahip olması gerektiği konusunda yaygın bir algı vardır. Bu da nesil ya da kuşak tanımlarının sezgisel olarak anlamlı olduğu düşüncesine neden olur.

Fakat bu düşünce bilim tarafından desteklenmiyor. Hatta farklı nesilleri gösteren araştırma bulgularının çoğu aslında diğer nedenlerle açıklanır ve bu araştırmalar ciddi bilimsel kusurlara sahiptir.

Nasıl Ortaya Çıktı?

Jenerasyon teorisi, 1920’lere 1930’lara kadar izi takip edilebilen bir fenomendir. Alman sosyolog Karl Mannheim ve İspanyol felsefeci Jose Ortega y Gasset jenerasyon hakkında bazı tartışmalar yürütmüş ve bu tartışmaların bizim, tarih boyunca aynı yolculuğu paylaşan başkalarını tanımamıza ve onlarla bağlantı kurmamıza olanak tanıdığını iddia ettiler.

Genç ve yaşlı insanlar, içerisinde bulundukları zamanda gerçekleşen farklı olaylara farklı tepkiler verebilir. Örneğin, 11 Eylül olaylarının, arkasında büyük bir yaşam tecrübesi bulunan insanlar üzerinde bıraktığı etki ile 11 Eylül’ün yarattığı koşullarda yaşamak durumunda kalan gençler üzerinde bıraktığı etki birbirinden farklıdır. Benzer biçimde geçmiş iktidarlar dönemini tecrübe etmiş bir insanda, günümüz iktidarlarının faaliyetlerinin bıraktığı etki de, mevcut iktidar dönemini yaşayan genç nesilde bıraktığı etkiden farklıdır.

Günümüz kuşak etiketlemeleri ilk olarak, savaş sonrası doğum oranlarının demografik bir tsunami oluşturduğu ve “bebek patlaması (İng. baby boom)” olarak bilinen dönemde ortaya çıktı. İlerleyen yıllarda bu dönemdeki insanlar “Baby boomer” olarak etiketlendi. Bugün “Baby boomer” olarak etiketlenen insanların genç ergen yaşlarda ve 20’li yaşların başında olduğu 1960’ların sonlarına doğru, kültürel antropolog Margaret Mead, genç kültür ve günün yerleşik kültürü arasında bir “nesil boşluğu” tanımında bulundu. 20 yıl sonra, Kanadalı yazar Douglas Coupland; Generation X: Tales for an Accelerated Culture ( X Jenerasyonu: Hızlandırılmış Bir Kültürün Hikâyeleri) isimli kitabında post-boomer jenerasyonunun kırgınlığını ele aldı.

Yazarlar William Strauss ve Neil Howe, 1980 sonrası nesillere atıfta bulunmak için “milenyum kuşağı” tanımlamasını kullandılar. 1990’ların sonuna doğru, X, Y, Z kuşakları vb. ifadeler şeklinde; jenerasyonlar ve jenerasyon etiketleri popüler kültürde kendisine sıkı bir yer tutmaya başladı.

Çeşitli kuşak gruplarını; tüketim tercihleri, teknoloji kullanımı, medya kullanımı ve iş talepleri açısından karakterize etmeye çalışan iş dünyası kitapları ortaya çıktı. Bu bakış açısı her nesil grubunu, deneyimlerine dayalı benzerlikleri paylaşan ve diğer nesil gruplarından “anlamlı” biçimde farklılıklar gösteren bariz homojen gruplar olarak tanımlıyor. “Baby boomerlar“, benmerkezli işkolikler olarak karikatürize edilirken; X kuşağı, “tembel ve miskin” olarak; milenyum kuşağı, “maddiyatçı ve narsisist“; Z kuşağı ise kırılgan ve aşırı duyarlı olarak tanımlanıyor.

Bu narrasyonlar, kendi sadelikleri içerisinde ikna edici gibi görünseler de sosyal değişimin o şaşırtıcı karmaşıklığını uygulaması kolay bir tipolojiye indirgiyor. Görünüşe göre, bir insanın yalnızca doğum yılını bilmek; onun karakterini, yaşam hedeflerini, değerlerini ve tüketim niyetlerini değerlendirmek için bilmeniz gereken her şeyi sağlıyor. Peki gerçekten böyle mi? Bu kategorizasyonlar tutarlı mı?

Araştırmalar Ne Diyor?

2000’li yılların başlarında, araştırmacılar, kuşak gruplarının kişilik, tutumlar, değerler ve davranışlar gibi çeşitli faktörler üzerinde karşılaştırılmasıyla kuşaksal farklılıkların gerçekten var olup olmadığını sorgulamaya başladılar. 2013 yılında Journal of Organizational Behavior‘da yayımlanan bir araştırma, elde edilen verilerin bir sonuca ulaşmak için yeterli olmadığını gösterdi. Araştırmada, elbette, bazı faktörlerin, bazen de gözlemlenebilir farklılıklarının bulunduğuna, ancak gözlemlenen farklılıkların genellikle çok küçük ve tutarlı bir şekilde tekrarlanamadığına değiniliyor.

Bilimsel bir araştırmada, eğer her ölçümde bir öncekiyle tutarlı sonuçlar elde edemiyorsanız, sonuçlara dair genelleme yapamazsınız. Sorun şu ki; nesillerin ölçümü oldukça zor bir iştir. Çünkü, hangi yılın bir kuşağın sonunu diğerinin başlangıcından ayırdığı genellikle belirsizdir ve pratik olarak yaşlanma, doğum kohortu (tarihin yaşamınızdaki baskısı) ve çeşitli toplumsal koşulların etkilerini çözmek neredeyse imkansızdır.

Öte yandan ve daha da önemlisi, kuşakların ne olduğu ve onları nasıl ele almamız gerektiği konusunda felsefi tartışmalar da sürüyor. Bazı araştırmacılar, doğum yılınızın kişiliğinizi, tutumunuzu ve davranışınızı etkileyen kuşağınızı belirttiğine inanırken; diğerleri kuşakları, hem bireysel hem de toplumun bir üyesi olarak kimliğinizi şekillendiren ve yansıtan daha karmaşık bir sosyal fenomen olarak görür.

Work, Aging and Retirement‘da 2017 yılında yayımlanan bir araştırmada, insanların iş yaşamları ve diğer yaşamlarında kuşak etiketlerini kullandıkları ancak evrensel bir kullanımın bulunmadığı ortaya koyuldu. Bazı insanlar herhangi bir kuşak tanımlamasıyla özdeşlik göstermezken; bazıları bu konuda kesin bir iddiada bulunmamaktadır. Araştırmada ayrıca, genç bireylerin genellikle yaşlarına uygulanan etiketin farkında olmalarına rağmen bir etiketle özdeşleşme olasılığının daha düşük olduğu sonucuna ulaşıldı.

Aynı araştırma grubunun yürüttüğü bir başka çalışmada ise, insanların kuşak grupları arasındaki farklılıkları gözlemledikleri, bu farklılıklarla ilgili gerilimleri tespit ettikleri ve bu gerilimlere dönük stratejiler belirledikleri görüldü. Yani bazı insanlar, kuşak etiketlerini hızla değişen bir dünyadaki yerlerini anlamanın bir yolu olarak kullanmaya meyil gösteriyorlar.

Yanlış İlişkilendirmeler

Devam etmeden önce, kuşakların var olmadığını iddia etmek için nesil etiketleri ve araştırmaları kullanmanın biraz ironik olduğunu kabul ettiğimizi söyleyelim. Ancak kuşakların bir anlam ifade etmediğini göstermek için nesiller boyu (ve bir kısmı sağlamdır) yapılan araştırmaları mercek altına almak zorundayız, dolayısıyla da okur tarafından anlaşılır olmak için popüler kültürdeki bu kullanımları refere etmek durumundayız.

Kuşak tanımlarına vurgu yapan araştırmalardaki en büyük sorunlardan biriyle başlayalım: Nedenin uygunsuz bir şekilde ilişkilendirilmesi.

Kuşak farklılıklarının bulunduğunu iddia eden birçok çalışma muhtemelen başka bir bulguya ulaştı. Örneğin, Journal of Business and Psychology‘de 2012 yılında yayımlanan çalışmada, “milenyum kuşağı” bireylerinin, iş memnuniyeti konusunda X kuşağı bireylerinden daha az bir skor elde ettikleri sonucuna ulaşılmış. Peki milenyum kuşağı daha az memnun bir nesil midir? Benzer şekilde kariyerinin başındaki X kuşağı bireylerinin, “Baby boomer”lara kıyasla daha az bir memnuniyet sahibi olduğu ortaya koyulmuş. İnsanlar yaşlandıkça, sevmedikleri işleri terk etme ve sevdikleri işlere göç etme olasılıkları daha yüksektir. Bu bir kuşak etkisi değil, bir yaş etkisidir.

Başka bir örnek verelim, belki de en yaygın duyduklarımızdan birisi, kuşak etkisi olarak ifade edilen günümüz gençleri arasındaki narsisizm salgını. Pek çok kitap, köşe yazısı, tv haberi milenyum kuşağı bireylerinin geçmişteki gençlere kıyasla çok daha narsistik olduklarını ileri sürüyor. Genç bireyler arasındaki narsisistik davranış örgüleri özellikle de 2000’li yılların ortalarında (40 puanlık bir ölçekte yaklaşık 1.8 puan) biraz artarken, şimdi 1980’lerde olduğu yere geri dönmüş durumda. Evet, ortalamada, milenyum kuşağı gençleri, X kuşağı veya “Baby boomerların” 20’li yaşlarında olduklarından daha narsisistik değil. Dahası Psychological Science‘da 2017 yılında yayımlanan bir araştırma, narsistik tutumun nesiller boyunca geçmişten daha az olabileceğini ileri sürüyor. Milenyum kuşağı bireyleri, bugün X kuşağı ve “Baby boomerlardan” daha fazla narsistik olabilir, çünkü genç bireyler, gençlik dönemlerinde genellikle daha fazla narsisttirler. Bu da bir başka yaş etkisidir.

Son bir örnek daha verelim. Araştırmalara göre, artık ABD’de orduya katılan “milenyum kuşağı” bireyleri, 20 yıldan fazla bir süre önce orduya katılan X kuşağı ve “Baby boomerlardan” daha fazla gurur gösteriyor. Bu durum da bir kuşak etkisi değil, çünkü 11 Eylül olaylarından sonra ABD’de orduya katılım daha fazla gurur göstergesine neden oluyor. Terörist bir saldırının, genel olarak Dünya’nın her yerinde orduya olan hassasiyeti arttırması beklenir. Bu bir kuşak etkisi değil, muhtemelen bir dönem ve olay etkisidir.

Metodolojik Zorluk

Bir başka sorun ise, gerçek kuşak etkilerinin tanımlanmasının metodolojik olarak çok zor olmasıdır. Bilimsel araştırma yöntem ve tekniklerinde, zaman içerisindeki değişimleri ölçmek için kullanılabilecek en iyi yol boylamsal panel (longitudinal panels) araştırmalarıdır. Bu araştırmalar uzun süreli araştırmalardır. Kuşak etkileri tanımlanmak isteniyorsa birden çok boylamsal panelden veri toplamak gereklidir. Yani, çalışmanın başlangıcında ilk paneldeki bireyler ölçülebilir ve takip eden yıllar için her yıl yeni bir panel eklenmelidir. Bu da insanların yaşlanmaları (yaş etkileri), çevrelerinde olanlar (dönem etkileri) veya kuşakları (kohort etkileri) nedeniyle değişip değişmediklerinin değerlendirilmesine olanak tanır. Ancak ne yazık ki bu tür veri setleri hemen hemen mevcut değildir. Böylece, neden bir değişikliğin gerçekleştiğini asla belirleyemiyoruz.

Kuşak araştırmacıları, birden çok boylamsal panel araştırması yerine diğer yaklaşımları (cross-sectional (kesitsel) araştırmaları ve zaman-gecikmeli panelleri) kullanırlar. Kesitsel araştırmalar, bir olgunun ya da örneklemin belirli bir zamandaki halini gözlemlemeyi içeren araştırmalardır. Öte yandan gruplar içindeki bireyler çok değiştiğinde grupları (yani nesiller) birbirleriyle karşılaştırmak da ortaya sorunlar çıkarır. Örneğin, ulusal kültür sorunu gibi.

Örneğin, bir ulusal kültür modeli, ABD’deki insanların ortalamada, görece daha bireyci, anlayışlı, hiyerarşik düzen konusunda kendisini rahatsız hissettiğini ileri sürer. Diğer taraftan, Çin’deki insanların ise genellikle grup odaklı, soğuk kanlı ve hiyerarşiyle ilgili bir rahatsızlık hissetmediği ileri sürülür. Ancak bu ülkeler o kadar büyük ve çeşitlidir ki, her birinin diğer ülkenin kendi ortalamalarından daha fazla “ortalamalarına” benzeyen milyonlarca bireyi vardır. Ülkelerin içerisinde, ülkelerin aralarında olduğundan daha fazla çeşitlilik vardır ve bu nedenle bir ulusun kültürünü gerçekte hangi özelliklerin temsil ettiğini bulmak neredeyse imkansızdır.

Kuşak verilerinde de aynı sorun vardır. Milenyum kuşağının bazıları narsisist midir? Bazı boomerlar bencil midir? Elbette ki. Ancak, böyle olmayan ve diğer profillerle benzerlik gösteren çok sayıda birey de vardır. Dolayısıyla, birisinin milenyum kuşağı olması, birey olarak onun hakkında hiçbir bilgi vermez çünkü milenyum kuşağı (veya X kuşağı ya da “Baby boomerlar”) içerisindeki çeşitlilik, kuşaklar arasındaki çeşitlilikten daha kapsamlıdır.

Kuşak Etiketlemeleri Bir Anlam İfade Etmiyorsa, O Halde Sorun Ne?

Peki, kuşak etiketlemeleri bilimsel olarak bir anlam ifade etmiyorsa bu tür bir etiketleme ne gibi bir sorun yaratır? Zararsız mıdır?

Öncelikle bu yaklaşım ve düşünüş biçimi beraberinde de bazı sorunları getirir. İlk olarak, kusurlu bir kuşak etiketi yaklaşımı, kaçınılmaz olarak kötü tavsiyelere ve kötü kararlara yol açar. Bir analoji kuralım: Kadınlar, ortalamada erkeklerden daha uzun yaşar. Neden? Çünkü kadınlar daha az riskli davranışlarda bulunur, kendilerine daha çok dikkat ederler; herhangi bir mutasyon durumunda bir yedek sağlayan iki tane X kromozomu bulundururlar vs. Fakat eğer bir erkekseniz ve doktora gidip “Nasıl daha uzun yaşarım?” diye sorarsanız, size “Bir kadın olmalısın.” önerisinde bulunmaz. Beslenmenize dikkat edin, egzersiz yapın, kötü alışkanlıklardan uzak durun, aptalca şeyler yapmayın vb. önerilerde bulunur. Şimdi bir şirkette müdür olduğunuzu hayal edin ve çalışanlarınızı kaybetmek istemiyorsunuz. Milenyum kuşağı  çalışanlarınızın işten ayrılma ihtimalinin bulunduğunu, buna karşın X kuşağı ve “boomerların” işten ayrılmalarının daha az olası olduğunu biliyorsunuz. Milenyum kuşağı çalışanlarınıza, “bir boomer ol” ya da “biraz daha büyü” gibi bir tavsiyede bulunur muydunuz? Ya da milenyum kuşağı bireyler yerine X kuşağı ya da “boomerları” mı işe alırdınız? Populasyon içerisindeki bireylerin değişiklik gösterdiğini unutmayın. Bunun yerine, faydalara, çalışma koşullarına ve işten ayrılmanın diğer nedenlerine odaklanırsınız.

İkinci olarak, kuşak ayrışmalarına odaklanmak kaynakları boşuna tüketmeye neden olur. Milenyum kuşağının işten çabuk sıkılan insanlar olduğu stereotipini ele alalım. Bu inanışa dayanarak bazı fırsatçı danışmanlar, bu civa neslini nasıl işe alacakları ve koruyacakları konusunda işletmelere danışmanlık satarlar. Peki milenyum çağı bireylerin tümü ya da çoğunluğu işten çabuk mu sıkılır? Anket araştırmaları, kariyerlerinde aynı noktada olan milenyum çağı bireylerin ve X kuşağı bireylerin mevcut işlerinde 5 ila daha fazla yıl boyunca çalışma isteklerinin eşit düzeyde (%22 ve %21.8) olduğunu gösteriyor. Çalışanların günümüzde 15 yıl önce olduğu gibi işlerine çakılı kalma istekleri muhtemel olduğunda, kurumların İK politikalarını değiştirmek için zaman ve para harcamaları hiç de mantıklı değildir.

Üçüncü olarak, kuşakların etiketlemeyi sürdürmelerine neden oluyor. Milenyum çağı bireylere, narsisist olup olmadıklarını sorarsanız, çoğunun bu sorunuzdan haklı olarak rahatsız olacaklarını görürsünüz. Boomerlara maddiyatçı başarılar arayanlar gibi davrandığınızda, bunun iş kalitesinde ve sürdürücülüğünde nasıl etkiler oluşturacağını görün. Sonunda, belirli bir grup insandaki bireylerin çeşitli bireyler olduğunun farkına varmaya başladık ve aynı ilkeleri bu bağlamda da hatırlamalıyız.

Genellemenin Çerçevesi Genişledikçe Etiketleme de Riskli Bir Hal Alır

Kuşak etiketlerine yönelik bir farkındalığın ana akım kültürde güçlenmesiyle, insanların bu etiketlere tepkileri giderek daha karmaşık bir hal almaya başladı. “Milenyum” terimi, yeni bir çağın çocukları için iyimser bir etiket olarak düşünülmüş olsa da hızla bir “sıfata” dönüşmüştü. Benzer şekilde, “Baby boomer”, başlangıçta basit bir demografik kategorizasyondan başka bir şey ifade etmese de; “OK Boomer!” hashtaglerinin ortaya çıkışı, ilerlemeci değerlerle temas etmeyen görünümleri belirtmek için kullanılan pejoratif bir hal aldı.

Etiketleme işinin kendisi bazen gerçekten işe yarar bir sınıflandırma yapsa da, genellemenin çerçevesi genişledikçe etiketleme işlevi de riskli bir hal alır. Herhangi bir neslin farklı olmasının nedenleri sadece genel olarak tartışılmıştır ve sözde nesiller yaratan teorik mekanizma tam olarak ortaya konmamıştır. Bu teoriyi onun üzerinde hareket etmek için test etmeliyiz. Bilime geri dönmeli, nedenini bulmalı ve daha sonra bu bilgiyi daha iyi, daha uygun kararlar almak için kullanmalıyız.

Sonra, bu saçma kuşak etiketlerini kullanmayı bırakmalıyız, çünkü hiçbir şey ifade etmiyorlar. Başlangıç ve bitiş yılları bile biraz keyfi belirlenmiştir. Toplumsal nesillerin orijinal kavramsallaştırılması, tarihçiler, sosyologlar ve demografların (bir örnek için bkz. Strauss ve Howe, 1991) daha sonra dönemi tanımlayan çeşitli önemli tarihsel olaylarla sonradan uyarlanan yaklaşık 20 yıllık biyolojik nesil aralığıyla başladı.

Bununla ilgili sorun iki yönlüdür. İlk olarak, bu tür olaylar kusursuz 20 yıllık aralıklarla gerçekleşmez. İkincisi, herkes her nesil için önemli olayların ne olduğu konusunda hemfikir değildir; bu nedenle başlangıç ve bitiş tarihleri insanların ne düşündüklerine bağlı olarak değişkendir. Yapılan bir araştırma, boomers, X kuşağı ve milenyum kuşağı için başlangıç ve bitiş tarihlerinin, çalışmaya ve araştırmacıya bağlı olarak dokuz yıla kadar ve genellikle dört ila beş yıl arasında değiştiğini buldu. İstatistiksel problemde olduğu gibi, farklı kuşakların ne zaman başladıkları ve ne zaman bittikleri çalışmadan çalışmaya değişkenlik gösteriyorsa, bu ne kadar güvenilirdir?

Temel bilimsel sorun; basının, danışmanların ve hatta kendisini kuşaklara adamış bazı akademisyenlerin nedenlere odaklanmadığıdır. Arkasında bilim olmadan sunulan herhangi bir reçete tamamen değersizdir ve hatta zararlı da olabilir.

Nesiller ve kuşaksal farklılıklar doğası gereği ilgi çekici kavramlardır. Bu nedenle, medya kuruluşları bunları raporlamaya devam edecek, bazı akademisyenler araştırmalar yayımlayacak, uzmanlar konuşacak ve danışmanlar satın alan herkese satış yapacaktır. Ancak bilim, popülaritelerine rağmen kuşak etiketlerinin bir anlam ifade etmediğini söylüyor. Bunu fark edene kadar da insanların gerçekte nasıl farklı olduğunu veya farklı olmadığını anlamada zaman ve kaynak kaybetmeye devam edeceğiz.

Kaynak: BilimFili.com”Y, Z Kuşağı, “Baby Boomer” Etiketleri, Yanlış İlişkilendirmeler ve Metodolojik Hatalar”

https://bilimfili.com/y-z-kusagi-baby-boomer-etiketleri-yanlis-iliskilendirmeler-ve-metodolojik-hatalar

65 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
11 + 10 =


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.