Sömürge Tarihini Daha İyi Anlamamıza Yardımı Olabilecek Çalışma
Delaware’deki kalıntılar üzerinde yapılan DNA çalışması Avrupalı yerleşimciler ve Afrikalı köleler arasında akrabalık bağları olduğunu ortaya koydu.
Resim: Arkeologlar, Rehoboth Plajı’nın batısında 17. yüzyıldan kalma bir mezar alanını ve Delaware’de bilinen en eski Afro-Amerikan mezarlıklarını ortaya çıkardı. Burada Avery’s Rest’te bulunan 11 kişiden ikisi görülüyor.
Current Biology’de bu yaz yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, erken sömürge yerleşimcileri 17. yüzyıl Delaware’inin zorlu sınır koşullarında hayatta kalmayı başardılar çünkü köleleştirilmiş Afrika kökenliler ve Avrupalı sözleşmeli hizmetçilerle birlikte çalışmak için aile birimleri olarak bir araya geldiler.
Son iki yıldır UConn’un antropoloji bölümünde Ulusal Bilim Vakfı Doktora Sonrası Araştırmacısı olarak görev yapan antropolojik genetikçi Raquel E. Fleskes; Smithsonian Enstitüsü, Delaware Arkeoloji Derneği, Tennessee Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesinden Rehoboth Beach, Delaware yakınlarındaki Avery’s Rest arkeolojik alanını inceleyen meslektaşlarıyla birlikte çalışmayı kaleme aldı.
Yaklaşık 1675-1725 yılları arasında John Avery ve ailesine ait eski bir tütün çiftliği olan Avery’s Rest 1976 yılında keşfedilmiş, 1978 yılında Ulusal Tarihi Yerler Siciline eklenmiş ve 2000’li yılların başında kazılmıştır. İnsan kalıntıları 2013 yılında bulunmuştur: yedi erkek, iki kadın ve iki çocuk.
Fleskes, bu kalıntıların DNA analizinin çoğunun Avrupa kökenli olduğunu gösterdiğini ancak ikisi erkek biri çocuk olmak üzere üçünün Afrika kökenli olduğunu ve bunun önemli bir bulgu olduğunu çünkü Delaware’de keşfedilen en eski kalıntılar arasında yer aldıklarını söylüyor.
Fleskes, “Avery’s Rest kayda değer çünkü Avrupalı ve Afrikalı bireyler sadece 15 ila 20 metre arayla aynı mezarlığa gömülmüş.” diyor. “Bu durum, Afrika kökenli kişilerin genellikle ayrı yerlere gömüldüğü 18. yüzyıl mezarlıklarından farklıdır. Bu cenaze arkeolojisine dayanarak, insanların muhtemelen sınır bölgesinden etkilenerek daha sonraki dönemlerden farklı bir şekilde bütünleştiğini biliyoruz.”
Fleskes, kalıntılar üzerinde yaptığı DNA analizinin iki aşamada gerçekleştirildiğini, ilk aşamada anne soyu olan mitokondriyal DNA’nın incelendiğini ve 2019’da yayımlandığını belirtiyor. Avrupalı bireylerin akraba olduğu ancak Afrikalı bireylerin akraba olmadığı ortaya çıktı.
“Yeni yayımlanan bu makale için, Y DNA’yı veya baba geçmişini içeren 23 kromozomun tamamına baktık.” diyor. “Yetişkin Afrikalı erkeklerden biri ile bir çocuk arasında biyolojik akrabalık olduğunu bulduk, bunlar baba ve oğul. Bu önemli çünkü Kuzey Amerika sömürge bağlamında Afrika kökenli bireyler arasındaki biyolojik akrabalığın en erken tespiti bu.”
Fleskes, Avrupalı soyundan gelen kalıntılar arasında bir büyükanne, anne ve bebek bir oğul tespit edildi ve bunun da önemli olduğunu çünkü çocukların ve kadınların çoğu zaman arşiv kayıtlarının dışında bırakılmasına rağmen, ailelerin toprağı işlemeye dahil olduklarını kanıtladığını söyledi.
“İnsanlar yerleşim yerlerinin toprağı işleyen, orada ölen ve gömülen beyaz Avrupalı erkeklerden oluştuğunu düşünüyor. Ancak Avery’s Rest’in gösterdiği şey, bu arazinin kullanımını birden fazla nesil boyunca sürdüren yapılandırıcı ilke olarak akrabalıktır.” diyor. “Akrabalık bulguları önemli çünkü sömürge sınırında yaşamın nasıl olduğuna dair hikayeye bir katman daha ekliyorlar.”
Fleskes, DNA analizinin, Avrupa kökenli sekiz kişinin kuzeybatı Avrupa’dan geldiğinin belirlenmesiyle bu hikayeye daha da katkıda bulunduğunu ve bunun, o dönemde Delaware’e göç edenlerin çoğunun İngiltere’den geldiğini gösteren arşiv kayıtlarıyla uyumlu olduğunu söylüyor.
Afrika kökenli üç bireyin genetik kökenlerini saptamanın daha zor olduğunu da ekliyor. Birinin Batı Afrika ile kesin bağlantıları varken, baba ve oğulun ataları batı ve orta Afrika’dan karışık geçmişlere sahip.
“Bu keşif, bölgede muhtemelen 500’den az Afrika kökenli kişinin bulunduğu bu dönemde Delaware’deki transatlantik köle ticaretinin erken kökenlerini anlamak açısından önemli.” diyor. “Bu bölgede doğrudan bir liman yok, dolayısıyla bu insanların zorla Maryland ya da New York limanına getirilmeleri ve daha sonra kara yoluyla nakledilmeleri gerekirdi.”
Fleskes ayrıca John Avery’nin Barbados’la bağları olan bir denizci olması nedeniyle köleleştirilen kişilerin Karayipler’den getirilmiş olabileceğini de tahmin ediyor. Ancak doğrudan arşiv kanıtı olmadan bu kişilerin geçmişini ya da 1682’deki ölümünün ardından Avery’nin mülkleri arasında listelenen iki yetişkin köle erkek olduklarını kesin olarak bilmenin bir yolu yok.
Çocuğa gelince? Fleskes, Avery’nin bölgeyi işgali sırasında onunla ilgili hiçbir kayıt bulunmadığını söylüyor ve bunun olağandışı olmadığını çünkü ister Afrika ister Avrupa kökenli olsun, çocukların yüksek çocuk ölüm oranı nedeniyle kayıtlarda yer almadığını belirtiyor.
Bu dönemin, sonunda Delaware eyaleti haline gelen toprakların sınır olarak kabul edildiği bir dönem olduğunu anlatıyor. Bölge aynı anda hem Maryland kolonisi hem de Pennsylvania/New York kolonisi tarafından sahiplenilmiş ve her ikisi de vergi ödemeye geldiğinde toprak sahiplerinin kafasını karıştırmıştır.
Fleskes, Delaware’de toprağı işleyen insanların, tıpkı Avery’s Rest’te yaşayanlar gibi, zor bir hayatları olduğunu söylüyor.
“17. yüzyılda Delaware sanki hiçliğin ortasındaymış gibi hissedilirdi. Burası o dönemde yaşamak için çok zor bir yer. Ancak yine de ailelerin omurgalarının oluştuğunu görüyoruz. İnsanlar bu bölgelerde hayatta kalabildiler çünkü biyolojik aile birimleri oluşturabildiler.” diyor Fleskes.
Fleskes sözlerini şöyle sürdürüyor: “İnsanlar bunu önemsemeli çünkü sömürge ulusumuzun başlangıcına sert bir bakış. O zaman bile köleliğin çok belirgin olduğunu görüyoruz. Bir zamanlar orada yaşamış olan yerli halk dışarı itildi. Avery’s Rest’te gördüklerimiz, daha sonraki yerleşimlerin, köleliğin kökleşmesinin ve ilerideki ırksal ilişkilerin temelini oluşturuyor.”
Fleskes, Avery’s Rest’teki araştırmalarına devam etmeyi ve orada bulunan 11 kişiyi ve torunlarını tespit etmek için çalışmayı planladığını söylüyor.
Fleskes, “Çalışmalarımı arkeologlar, arşivciler ve biyoarkeologlarla yakın işbirliği içinde yapmaya çalışıyorum; böylece bu insanların kim olduklarına, yaşadıkları deneyimlere ve bunun sömürge tarihini daha iyi anlamamıza nasıl yardımcı olabileceğine dair tüm hikayeyi anlatmaya çalışıyorum.” diyor. “Arşiv belgeleri çok önyargılı olabiliyor. Elit, beyaz erkeklerin bakış açısından yazılmışlardır. Antik DNA, bu arşiv metinlerinin satır aralarını okumamıza ve kadınların, çocukların ve Afrika kökenli insanların yaşadıkları deneyimleri anlamamıza yardımcı olabilir.”
Kaynak: https://phys.org
Derleyen: Simge Kara
