İç Sesiniz Yok mu? Yeni Çalışma Hafıza Üzerindeki Etkisini Ortaya Koyuyor
Önceleri, iç sese sahip olmanın evrensel bir insan özelliği olduğu varsayılırdı. Ancak son yıllarda araştırmacılar, tüm insanların bu deneyimi paylaşmadığının farkına vardı.
Yeni bir çalışma, bazı insanların “anendofazi” olarak adlandırılan iç sesten yoksun olduğunu ve bunun da sözel hafızalarını ve kafiye tanımalarını etkilediğini ortaya koydu. İç sesi olmayan katılımcılar, iç sesi olanlara kıyasla bu görevlerde daha fazla zorlandı.
Çalışma, anendofazili bireyler tarafından kullanılan benzersiz bilişsel stratejileri vurgulamaktadır. Gelecekteki araştırmalar bunun diğer bilişsel süreçleri ve terapileri nasıl etkilediğini keşfedecektir.
Araştırmacı ve dilbilimci Johanne Nedergård’a göre, insanlar iç sesleri olmadan yaşama durumunu zaman alıcı ve zor olarak tanımlıyor; çünkü düşüncelerini kelimelere çevirmek için zaman ve çaba harcamaları gerekiyor:
“Bazıları resimlerle düşündüklerini ve daha sonra bir şey söylemeleri gerektiğinde resimleri kelimelere çevirdiklerini söylüyor. Diğerleri ise beyinlerini iyi işleyen bir bilgisayar olarak tanımlıyor, sadece düşünceleri sözlü olarak işlemediklerini ve hoparlör ve mikrofonla olan bağlantılarının diğer insanlarınkinden farklı olduğunu söylüyor.”
“Kafalarının içinde sözel bir şeyler olduğunu söyleyenler ise bunu tipik olarak ses içermeyen kelimeler olarak tanımlayacaktır.”
Kelimeleri ve kafiyeleri hatırlamak daha zor
Johanne Nedergård ve meslektaşı Gary Lupyan, iç ses eksikliğinin ya da bu duruma verdikleri isimle anendofazinin, bu kişilerin problemleri nasıl çözdükleri, örneğin sözel hafıza görevlerini nasıl yerine getirdikleri üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığını araştıran dünyadaki ilk araştırmacılardır.
Günlük yaşamlarında ya yüksek derecede iç ses ya da çok az iç ses deneyimlediklerini bildiren kişiler, dil girdisini hatırlama becerilerinde bir fark olup olmadığını belirlemeyi amaçlayan bir deneye ve kafiyeli kelimeleri bulma becerileriyle ilgili bir deneye tabi tutuldu.
İlk deney, katılımcıların fonetik ya da yazım açısından benzer olan kelimeleri sırayla hatırlamalarını içeriyordu; örneğin “bought”, “caught”, “taut” and “wart”. (“satın alındı”, “yakalandı”, “gergin” ve “siğil”).
Johanne Nedergård, “Bu herkes için zor olacak bir görev, ancak hipotezimiz, bir iç sesiniz yoksa daha da zor olabileceğiydi; çünkü hatırlamak için kelimeleri kafanızın içinde kendinize tekrar etmeniz gerekiyor” diye açıklıyor ve devam ediyor:
“Ve bu hipotezin doğru olduğu ortaya çıktı: İç sesi olmayan katılımcılar kelimeleri hatırlamada önemli ölçüde daha kötüydü.
Aynı durum, katılımcıların bir çift resmin kafiyeli kelimeler içerip içermediğini belirlemeleri gereken bir ödev için de geçerliydi, örneğin picture of “sock” and “clock” (bir çorap ve bir saat resmi).
Burada da, seslerini karşılaştırmak ve böylece kafiyeli olup olmadıklarını belirlemek için kelimeleri tekrar edebilmek çok önemlidir.”
Johanne Nedergård ve Gary Lupyan, iç sesin farklı görevler arasında hızlı geçiş yapma ve birbirine çok benzeyen figürleri ayırt etmedeki rolünü test ettikleri diğer iki deneyde, iki grup arasında herhangi bir fark bulamadılar.
Önceki çalışmalar dilin ve iç sesin bu tür deneylerde rol oynadığını göstermesine rağmen.
“Belki de iç sesi olmayan insanlar sadece başka stratejiler kullanmayı öğrenmişlerdir. Örneğin, bazıları bir tür görevi yerine getirirken işaret parmağıyla, başka bir tür görevde ise orta parmağıyla dokunduklarını söylediler” diyor.
Bir fark yaratıyor mu?
Johanne Nedergård’a göre, deneylerinde tespit ettikleri sözel bellek farklılıkları sıradan günlük konuşmalarda fark edilmeyecek.
Asıl soru şu: İç sese sahip olmamanın pratik ya da davranışsal bir önemi var mı?
“Kısa cevap, bilmediğimizdir; çünkü bu konuda çalışmaya henüz yeni başladık. Ancak iç sese sahip olmanın rol oynadığından şüphelendiğimiz bir alan var, o da terapi; örneğin yaygın olarak kullanılan bilişsel davranış terapisinde, olumsuz düşünce kalıplarını tanımlamanız ve değiştirmeniz gerekir ve iç sese sahip olmak böyle bir süreçte çok önemli olabilir.
“Bununla birlikte, iç ses deneyimindeki farklılıkların insanların farklı terapi türlerine nasıl tepki verdiğiyle ilgili olup olmadığı hala belirsizdir” diyen Johanne Nedergård, iç sesiniz yoksa diğer dil alanlarının etkilenip etkilenmediğini öğrenmek için araştırmasına devam etmek istiyor.
“Gruplar arasında farklılıklar bulduğumuz deneyler ses ve kelimeleri kendi başlarına duyabilmekle ilgiliydi. Bunun nedeninin dilin ses yönünü deneyimlememeleri mi yoksa diğer insanlar gibi dilsel bir formatta düşünmemeleri mi olduğunu araştırmak istiyorum.”
Johanne Nedergård ve Gary Lupyan’ın çalışması, yarısı çok az, diğer yarısı ise çok fazla iç sese sahip olduğunu deneyimleyen yaklaşık yüz katılımcıdan oluşuyordu. Katılımcılar, kelimeleri sırayla hatırlama ve farklı görevler arasında geçiş yapma gibi dört deneye tabi tutuldu. Çalışma Psychological Science adlı bilimsel dergide yayımlandı.
Derleyen: Feyza ÇETİNKOL
Kaynak: İç Sesiniz Yok mu? Yeni Çalışma Hafıza Üzerindeki Etkisini Ortaya Koyuyor
Araştırmaya Göre Yüzünüz Anne Karnındaki Basınçla Şekillenmiş Olabilir
