1994’teki Ruanda Soykırımı, Kurbanlarının DNA’sını Kimyasal Olarak Değiştirdi
Bildiğiniz üzere Ruanda Soykırımı, Afrika ülkesi Ruanda’da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’nun, aşırı uç Hutular tarafından öldürülmesi olayıdır. Katliam, Tutsi destekli, isyancı Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kagame’ye bağlı güçlerce, Hutu ağırlıklı hükûmetin düşürülmesi ile son buldu. Şimdi bu soykırıma maruz kalanlar üzerinde yapılan bilimsel çalışma dikkat çeken acı bir gerçeği gözler önüne seriyor.
Bu çalışmada yer alan Ruanda halkı ve bir bütün olarak toplumun kendisi, onlara ne olduğunu gerçekten bilmek istiyor; çünkü Ruanda’da çok sayıda TSSB ve diğer akıl sağlığı bozuklukları var ve insanlar neden bu duyguları deneyimlediklerine ve yaşadıklarına dair cevaplar istiyor.
![]()
Türünün ilk örneği olan bir çalışmada, soykırım sırasında Ruanda’da hamile olan ve şuan yaşayan Tutsi kadınlarının ve çocuklarının tüm genomlarına baktılar ve DNA’larını yine o dönemde hamile olan ancak dünyanın başka yerlerinde yaşayan diğer Tutsi kadınlarının ve çocuklarının genomlarıyla karşılaştırdılar.
Epigenomics’te yayınlanan çalışmada, soykırım terörünün, soykırıma maruz kalmış kadınların ve onların yavrularının DNA’sında yapılan kimyasal değişikliklerle ilişkili olduğunu buldular. Bu değişikliklerin çoğu, travma sonrası stres bozukluğu(TSSB) ve depresyon gibi zihinsel bozukluklar için risk teşkil eden genlerde meydana geldi. Bu bulgular, gen mutasyonlarından farklı olarak, bu kimyasal “epigenetik” değişikliklerin nesiller boyunca travmaya hızlı cevap verebileceğini göstermektedir.

Çalışma, doğum öncesi soykırıma maruz kalmanın, çocuklarda azalmış gen fonksiyonunu işaret eden bir epigenetik model ile ilişkili olduğunu buldu.
Yaklaşık yarısı kişisel olarak ya da rahim içi (in utero) soykırıma maruz kalmış toplamda 59 kişiden alınan kan örneklerinden alınan DNA’nın incelenmesinin ardından bu sonuca varıldı. Buradaki maruziyet, tecavüz veya yakalanmaktan kaçınma, cinayete veya silahla ciddi saldırıya tanık olma ve ölü ve parçalanmış ceset görme gibi soykırımla ilgili travmalardan etkilenme olarak tanımlanır.

Bu çalışma, özellikle 1994 Ruanda soykırımının etkisine baksa da, hamilelik sırasında bir fetüs olduğunda meydana gelenlerin uzun vadeli etkileri olabileceğini gösteren önceki çalışmaları desteklemektedir. Birçok semptom yaşamın ilerleyen zamanlarına kadar ortaya çıkmamaktadır. Bu tür kanıtlar, hamile kadınların güvenliğini, duygusal ve psikolojik sağlığını korumaya yönelik çabaların artırılması gerektiğini kanıtlamaktadır.
Araştırmacılar, soykırım sırasında anne karnında olan bireylerin doğup büyüdükten sonra kendi çocuklarına sahip olmaya başladıklarına ve bu travmanın üçüncü nesil üzerinde epigenetik bir etkisi olup olmadığına yakında bakmayı umduklarına dikkat çekiyor. Şimdi travmanın TSSB gibi belirli zihinsel sağlık bozuklukları riskini nasıl etkileyebileceğini öğrenmek için yeni, daha büyük bir DNA örneği grubunu bekliyorlar.
Dipnot: Bu yakın tarihli vahşet üzerine çekilmiş Ruanda Oteli filmini izlemenizi tavsiye ederim.
Derleyen: Feyza ÇETİNKOL
Yeraltı Mezarında Bulunan İple Bağlı 1000 Yıllık Mumya Kimdi?
Sicilyalı Çocuk Mumyaların Tüyler Ürpertici Gizemine Dair İlk Kapsamlı Araştırma
İlk Hamile Mısır Mumyasını İnceleyen Bilim İnsanları Ceninle İlgili Yeni Bir Keşif Yaptı
/1994’teki Ruanda Soykırımı, Kurbanlarının DNA’sını Kimyasal Olarak Değiştirdi/
