Proteinin Geleceği: Laboratuarda Büyüyen Etler Geleceğimizi Nasıl Dönüştürecek?

Proteinin Geleceği: Laboratuarda Büyüyen Etler Geleceğimizi Nasıl Dönüştürecek?
Besi hayvanı yetiştiriciliği, tüm antropojenik sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor. Bu durum 7.1 gigatonluk(milyar tonluk) karbon dioksitin açığa çıkmasına neden oluyor. Özellikle son yıllarda laboratuarda et yetiştirme maliyetlerinin önemli ölçüde düştüğü de dikkate alınırsa laboratuarda yetiştirilen etler, bu sayıları büyük ölçüde değiştirebilir.

Fabrika Çiftliklerindeki Aksaklıkları Bulma 

Laboratuar‘da üretilmiş et ürünlerinin ardındaki teknoloji hızla gelişmektedir. Bu tür ürünlerin, geleneksel olarak işlenmiş kuzenlerinin yanı sıra satılmakta olduğunu görmeye başlayabiliriz. Masalarda eti bulundurmanın daha sürdürülebilir bir yolunun ortaya çıkışı, çiftlik hayvancılığının çevre üzerindeki tartışmalı konusuna da yeni bir ışık tutuyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki buzsuz toprakların yüzde 26’sı hayvancılık yemi üretimi için kullanılmaktadır. İlaveten, “Hem gıda hem de hayvancılığa bitkisel yem üretimi için tarla veya mera olarak zirai kullanıma dönüşen topraklar nedeniyle her yıl 13 milyar hektar (32.1 milyar dönüm) ormanlık alan yok oluyor. Besi hayvanı yetiştiriciliği, tüm antropojenik(insan kaynaklı) sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor, yani bu uygulamayla 7.1 gigatonluk(milyar tonluk) karbon dioksit açığa çıkıyor.
Ulusal Çevre Sağlığı Bilimi Enstitüsü hesaplamalarına göre, 2050 yılına kadar besi hayvanı popülasyonlarının iki katına çıkması bekleniyor. Geleneksel et üretiminin çevresel etkileri, uygulamanın tek dezavantajı değildir. Hem hayvanlar hem de insanlar için çok ciddi sağlık sorunları bulunmaktadır. Fabrika çiftliklerindeki hayvanlar genellikle aşırı kalabalık ortamlarda, kötü şartlar altında yetiştirilmekte ve doğal davranışlar sergileyememektedir. Bu, hastalıklara, fiziksel değişimlere hatta ölüme bile sebep olabilir. Bundan başka, hastalıklarla mücadele etmek ve hayvanların daha hızlı büyümesini sağlayarak eti daha ucuz hale getirmek için hayvanlara antibiyotikle büyüme desteği verilebilir. Güçlü antibiyotiklerin bu aşırı dağılımı, superbugs(antibiyotiklere dirençli bakteriler) olarak da bilinen, ilaca dirençli bakterilerin hızla yayılmasının önde gelen nedenlerinden biridir.
Kısa süre önce, superbug’un ilk kurbanını ABD’de bulunduğu iddia edildi. Bu, önemli değişiklikler olmadığı takdirde daha da kötüye gitmekte olan bir sorundur.

Kültür Şoku

Laboratuarda yetiştirilen et ürünleri bu değişimin önemli bir parçası olabilir. Son yıllarda laboratuarda et yetiştirme maliyetleri önemli ölçüde düşmüştür. Hollandalı bilim insanlarından oluşan bir ekip toplam 330.000 dolarlık bir maliyetle burger(hamburger) üretmeyi başarabilmişti ve sadece birkaç ay önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Memphis Meats adlı şirket, dünyanın laboratuarda üretilen ilk köftesini kilo başına 18.000 dolarlık bir maliyetle hazırlayabildi. Tabiî ki bu kitlesel tüketim için hiç de makul olmayan bir fiyat. Her iki ekip de, teknolojinin hızla ilerlemeye devam edeceğine, birkaç yıl içinde ürünlerin bakkal ve restoranlarda görünmeye başlayacağına inanıyorlar. Hayvanları etlerini hasat etmek için yetiştirmek yerine, şirketler hayvanlardan kendi kendini yenileyebilen kök hücreleri basit bir şekilde alabilir ve bira fabrikası benzeri bir ortamda yetiştirebilir. Memphis Meats bile tesislerinin bira fabrikaları gibi halka açık olacağını söylüyor.
Laboratuar koşulları, laboratuarda yetişen etlerin geleneksel hayvan proteinlerine göre daha fazla yarar göstermesi yönünden, önemli bir faktördür. Etler steril bir ortamda yetiştirilir, böylelikle antibiyotik ihtiyacı da ortadan kalkar. Ayrıca bu koşullar, salmonella veya e.coli gibi tehlikeli bakterilerin üremesine de izin vermez ve bu ürünü daha güvenli hale getirir. İnsan sağlığı için kültürlü(üretilmiş) etlerden sağlanabilecek bir diğer fayda ise, doymuş yağların giderilmesi ya da indirgenmesidir. Laboratuar ürünü olan ilk burger’ı(hamburgeri) yetiştirme işine dahil olan Maastricht Üniversitesi’nden Profesör Mark Post “Kök hücreler temelde(prensip olarak) omega-3 yağ asitleri üretme kabiliyetine sahiptirler. Eğer hücredeki o sisteme erişebilirsek, daha sağlıklı hamburgerler yapabiliriz” diye belirtti.
Yağlar etin lezzeti, dokusu ve sululuğu gibi diğer istenen özelliklerini etkileyen önemli bir bileşen olduğundan, üretilen etlerin yağ içeriğini muhafaza etmeleri önemlidir. Bununla birlikte, omega-3 yağ asitleri doymuş yağlardan çok daha sağlıklıdır. Yine de, çok fazla omega-3 etin tadının balık tadına dönüşmesine neden olabileceğinden, bir denge kurulmalıdır.
Memphis Meats CEO’su ve kurucu ortaklarından Uma Valeit’e göre, şirketin yarattığı yöntemle ürünler yüzde 90 daha az emisyondan sorumlu oluyor. Büyüyen hücreler, toprak üzerinde bir yerleşime ihtiyaç duymadığından, en azından hayvan barınağı ve otlaklar için kullanılan topraklar doğa tarafından en iyi şekilde doğal olarak ıslah edilebilir.

Çeviren: Zeynep Kübra Akpınar

Kaynak: futurism.com

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Çok Okunan Yazılar