El Castillo Mağarası’ndaki On Yedi Bin Yıllık Kırmızı İşaretler, İnsanlığın Zihin Değiştirici Bitkilerle İlişkisini Baştan Yazabilir mi?
Kuzey İspanya’daki El Castillo Mağarası’nın karanlık geçitlerinden birinde, binlerce yıldır neredeyse sessizce duran küçük bir resim grubu bulunuyor.
İlk bakışta dikkat çekici görünmeyebilir.
Duvarlarda devasa bizonlar, geyikler ve atlar varken, birkaç küçük kırmızı işaret neden önemli olsun?
Ancak bu küçük şekiller, insanlık tarihine dair çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor.
Bunlar gerçekten soyut semboller mi, yoksa Buzul Çağı insanlarının zihin değiştirici bir bitkiyi resmettiği en eski görüntülerden biri mi?
El Castillo Mağarası’ndaki sanat topluluğu, Gravettiyen dönemden en az Orta Magdaleniyen’e kadar uzanan son derece uzun bir zaman diliminde oluşturuldu. İspanya Kültür Bakanlığı’nın mağara tanımlamasında, İkinci Oda’da kırmızı renkte bir grup çan biçimli işaret ve bunların üzerine gelen siyah dallanmış bir işaret özellikle belirtiliyor.
Dolayısıyla burada gerçekten sıra dışı bir görüntü var.
Fakat sıra dışı olan yalnızca görüntünün kendisi değil.
Asıl gizem, bu şekillerin ne anlattığı.
El Castillo Mağarası’ndaki Çan Biçimli İşaretler Ne Anlatıyor?
El Castillo’nun bazı bölümlerinde hayvan figürleri kolayca tanınabiliyor.
Bizonun gövdesi, atın başı veya geyiklerin boynuzları belirli bir görsel dili açıkça ortaya koyuyor.
Çan biçimli işaretlerde ise durum tamamen farklı.
Bu motifler, modern gözlemciye ilk bakışta geometrik semboller gibi görünüyor.
Üstelik mağaranın araştırma tarihinde de benzer biçimde sınıflandırıldılar.
El Castillo’da elliden fazla geometrik biçimin bulunduğu biliniyor. Bunlar arasında dikdörtgen, oval, çan biçimli ve dallanmış formlar yer alıyor. Ayrıca yüzlerce disk, noktalar ve çizgi grupları da mağaranın görsel repertuvarını oluşturuyor.
Peki ya “geometrik işaret” olarak sınıflandırdığımız bazı şekiller aslında doğadan alınmış görüntülerin son derece sadeleştirilmiş halleri ise?
İşte bitki hipotezi burada devreye giriyor.
Çünkü bazı araştırmacılar, bu kırmızı işaretlerin çiçek biçimleriyle karşılaştırılabilecek özellikler taşıdığını öne sürüyor.
Bu yorum özellikle zihin değiştirici bitkiler açısından dikkat çekici.
Zihin Değiştirici Bitki Hipotezi Neden Bu Kadar Çarpıcı?
Önerilen yorum, işaretlerin bir çiçeğe benzediğini söylemekle sınırlı değil.
Daha ileri bir iddia ortaya koyuyor.
Bu biçimler, Avrupa’da yetişen ve güçlü psikoaktif bileşikler içeren bazı patlıcangillerin çiçeklerini temsil ediyor olabilir.
Özellikle güzelavrat otu ve banotu bu açıdan dikkat çekiyor.
Güzelavrat otu olarak bilinen Atropa belladonna, patlıcangiller familyasına ait zehirli bir bitkidir.
Bitki, atropin ve skopolamin gibi tropan alkaloidleri içerir.
Banotu da benzer şekilde güçlü alkaloidler barındırır.
Bu maddeler insan sinir sistemi üzerinde ciddi etkiler yaratabilir.
Yüksek dozlarda bilinç bulanıklığı, deliryum ve yoğun algısal bozulmalar ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla “zihin değiştirici bitki” ifadesi burada yalnızca şiirsel bir tanım değildir.
Gerçek bir farmakolojik özelliğe dayanır.
Fakat önemli bir uyarı gerekiyor:
El Castillo’daki işaretlerin güzelavrat otu veya banotu olduğunu gösteren doğrudan kanıt henüz bulunmuyor.
Dolayısıyla bu yorum şu anda bir hipotez olarak değerlendirilmelidir.
Peki bu hipotez neden yine de araştırılmaya değer?
Çünkü şekil ile bitki morfolojisi arasında bazı dikkat çekici benzerlikler bulunuyor.
Antik Çiçek Tasviri mi? Şekiller ile Belladonna Arasındaki Benzerlik
Güzelavrat otu çiçeğine dikkatle baktığınızda, aşağı doğru sarkan ve genişleyen bir yapı görebilirsiniz.
Çiçeğin taç yaprakları belirgin loblar oluşturur.
Bazı bölgelerde damar yapıları da seçilebilir.
El Castillo’daki bazı kırmızı işaretlerde ise aşağı doğru yönelen bir biçim ve dışa doğru açılan bir siluet dikkat çekiyor.
Bu benzerlik ilk bakışta etkileyici.
Ancak bilimsel açıdan bir sorun var.
Benzer şekiller doğada ve insan yapımı sembollerde tesadüfen ortaya çıkabilir.
Bir çan şekli oldukça basit bir geometrik formdur.
Bu nedenle yalnızca biçim benzerliği, bitki teşhisi için yeterli değildir.
Bilim insanlarının daha güçlü sorular sorması gerekir:
İşaretlerin tamamı aynı botanik yapıyı mı gösteriyor?
Çiçeğin belirli anatomik özellikleri bilinçli olarak tekrar edilmiş mi?
Merkezdeki çizgiler gerçekten çiçek damarlarını mı temsil ediyor?
İşaretlerin yönü, çiçeklerin doğal büyüme biçimiyle uyumlu mu?
Ve en önemlisi, bu görüntüler mağaranın diğer arkeolojik bulgularıyla aynı hikâyeyi anlatıyor mu?
İşte cevabın kaderini bu sorular belirleyebilir.
Paleolitik Kaya Sanatında Bitkiler Neden Bu Kadar Az Görünüyor?
El Castillo hipotezini daha ilginç hale getiren başka bir ayrıntı var.
Avrupa Paleolitik mağara sanatında bitkiler neredeyse yok denecek kadar az.
İki bin yirmi üç yılında yayımlanan kapsamlı bir araştırma, Avrupa’daki yüz on üç Paleolitik mağarada toplam beş bin yedi yüz seksen altı tasviri inceledi.
Araştırmacılar bu görüntülerin yalnızca dördünü bitki olarak sınıflandırdı.
Bu da toplamın yaklaşık yüzde sıfır nokta sıfır yedisine karşılık geliyor.
Buna karşılık hayvan tasvirleri yüzde elli üç nokta yedi oranına ulaşıyordu.
Soyut semboller ise yüzde kırk üç nokta üçlük bir paya sahipti.
Bu sonuç ilk bakışta şaşırtıcı.
Çünkü bitkiler Paleolitik insanların hayatının ayrılmaz parçasıydı.
İnsanlar bitkileri yiyecek olarak topluyordu.
Yakacak olarak kullanıyordu.
Liflerinden yararlanıyordu.
Bazılarını tıbbi amaçlarla değerlendiriyordu.
Bazıları ise zehirliydi.
Bazıları da insan bilincini değiştirebiliyordu.
O halde neden mağara duvarlarında neredeyse hiç bitki yok?
Belki de Paleolitik sanatçılar hayvanları daha önemli görüyordu.
Fakat başka bir ihtimal daha var.
Belki bitkiler vardı, fakat biz onları bitki olarak tanımıyoruz.
Araştırmanın kendisi de bazı görüntülerin yorumunun belirsiz olduğunu vurguluyor. Ayrıntısı az olan çizimler, bitki ile soyut sembol arasında ayrım yapmayı zorlaştırabiliyor.
Bu durum El Castillo için özellikle önem taşıyor.
Çünkü bir çiçek birkaç basit çizgiye indirgenmişse, modern bir katalogda kolayca “soyut sembol” olarak yer alabilir.
Zihin Değiştirici Bitkiler Paleolitik İnsanların Dünyasında Var mıydı?
Burada daha büyük bir soru ortaya çıkıyor.
Paleolitik insanlar çevrelerindeki bitkileri ne kadar iyi tanıyordu?
Avcı-toplayıcı toplumların bitki bilgisi hakkında günümüzde çoğu zaman yeterince konuşulmuyor.
Oysa hayatta kalmak için yalnızca hayvanları takip etmek yetmezdi.
Hangi bitkinin yenilebilir olduğunu bilmek gerekiyordu.
Hangisinin zehirli olduğunu ayırt etmek gerekiyordu.
Hangi kökün hangi mevsimde toplanacağını bilmek gerekiyordu.
Hangi bitkinin yaraya uygulanabileceğini öğrenmek gerekiyordu.
Ve belki de hangi bitkinin insan zihnini değiştirdiğini keşfetmek gerekiyordu.
Böyle bir bilgi, nesiller boyunca aktarılmış olabilir.
Ancak sözlü bilgi arkeolojik kayıtlarda nadiren doğrudan korunur.
Bir av mızrağı binlerce yıl sonra bulunabilir.
Bir kemik kalabilir.
Bir taş alet korunabilir.
Fakat bir bitkinin insanlar tarafından nasıl kullanıldığı çoğu zaman kaybolur.
Bu nedenle mağara duvarındaki küçük bir bitki tasviri, eğer gerçekten bitkiyse, olağanüstü bir bilgi taşıyabilir.
Belladonna, Banotu ve İnsan Bilinci Arasındaki Eski Bağ
Patlıcangillerin Avrupa kültüründeki tarihi oldukça uzun.
Güzelavrat otu, banotu ve adamotu gibi bitkiler yüzyıllar boyunca hem tıbbi hem de büyüsel geleneklerle ilişkilendirildi.
Bu bitkilerin içerdiği tropan alkaloidleri, diğer birçok psikoaktif maddeden farklı olarak belirgin bir deliryant etki yaratabilir.
Kişi yalnızca “renkleri farklı görmek” gibi basit bir deneyim yaşamaz.
Gerçeklik algısı ciddi biçimde bozulabilir.
Kişi olmayan insanları görebilir.
Sesler duyabilir.
Zaman ve mekân algısını kaybedebilir.
Bedeninin değiştiğine inanabilir.
İşte bu son özellik, Paleolitik sanat açısından ilginç bir bağlantı kuruyor.
Avrupa’nın Buzul Çağı sanatında insan ile hayvan arasındaki sınırın belirsizleştiği birçok figür bulunuyor.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor.
Bir insan-hayvan figürü görmek, onun psikoaktif bir deneyimin ürünü olduğunu kanıtlamaz.
Sanatçı bir hayvanı temsil ediyor olabilir.
Bir ritüel kıyafetini betimliyor olabilir.
Mitolojik bir varlık tasarlıyor olabilir.
Ya da bugün anlamını tamamen kaybettiğimiz başka bir sembolik sistemi kullanıyor olabilir.
Dolayısıyla bağlantı ilginçtir.
Ancak kanıt değildir.
İnsan-Hayvan Dönüşümü ile Zihin Değiştirici Bitkiler Arasında Bağ Var mı?
Hohlenstein-Stadel’deki yaklaşık kırk bin yıllık Aslan Adam, bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biridir.
Heykel, insan bedenini andıran bir gövdeyi mağara aslanının başıyla birleştiriyor.
Fransa’daki bazı mağaralarda da insan ile hayvan özelliklerini birleştiren figürler bulunuyor.
Bu görüntüler, uzun süredir ritüel dönüşüm ve şamanik uygulamalar bağlamında tartışılıyor.
Peki bu dönüşüm fikri nereden geliyordu?
İnsanlar gerçekten hayvanlarla sembolik bir birleşme mi hayal ediyordu?
Yoksa değişmiş bilinç durumlarında yaşanan deneyimler sanatın konusuna mı dönüşüyordu?
Belki de her ikisi de.
Ancak bunu söylemek için El Castillo’dan daha fazla kanıta ihtiyacımız var.
Bu nedenle araştırmacılar yalnızca görüntülerin biçimine değil, ritüel bağlama da bakmak zorunda.
Pinwheel Mağarası: Kaya Sanatında Psikoaktif Bitki Kullanımının Güçlü Kanıtı
Bu noktada Kaliforniya’daki Pinwheel Mağarası son derece önemli bir karşılaştırma sunuyor.
Çünkü burada araştırmacılar yalnızca bir bitkiye benzeyen resim bulmadı.
Aynı zamanda mağaranın tavanındaki çatlaklarda çiğnenmiş bitki kalıntıları da buldu.
Bilim insanları bu kalıntıları çok yönlü analizlerle inceledi.
On dört örnekten on dördü arasında yapılan mikroskobik değerlendirmelerde büyük çoğunluğunun Datura wrightii olduğu belirlendi.
Ayrıca bazı örneklerde atropin ve skopolamin tespit edildi.
Üç boyutlu mikroskobik inceleme de bu bitki kalıntılarının işlenmiş ve muhtemelen çiğnenmiş olduğunu gösterdi.
İşte bu bulgu El Castillo tartışması için çok önemli bir ders veriyor.
Pinwheel Mağarası’nda bilim insanları yalnızca:
“Bu resim Datura’ya benziyor.”
demedi.
Bunun yerine farklı kanıtları bir araya getirdi.
Resim vardı.
Bitki kalıntısı vardı.
Kimyasal kanıt vardı.
Tüketim izleri vardı.
Arkeolojik bağlam vardı.
Böylece kaya sanatında bir halüsinojenin tüketildiğine ilişkin güçlü bir kanıt ortaya çıktı.
El Castillo’da da benzer bir kanıt zinciri kurulabilir mi?
İşte asıl mesele bu.
El Castillo’da Antik DNA Zihin Değiştirici Bitki Gizemini Çözebilir mi?
Modern arkeoloji artık yalnızca taşlara ve kemiklere bakmıyor.
Sedimentlerde kalan mikroskobik ve moleküler izler de araştırılıyor.
Bunlardan biri çevresel DNA, yani eDNA.
Teorik olarak, bir mağarada geçmişte bulunan bitkilerden kalan genetik izler sediment içinde korunmuş olabilir.
Eğer El Castillo’daki ilgili panelin çevresinden alınan örneklerde patlıcangiller familyasına ait DNA bulunursa, bu önemli bir ipucu olur.
Ancak bu da tek başına yeterli olmaz.
Çünkü Solanaceae yalnızca güzelavrat otu ve banotundan oluşmuyor.
Ailenin çok sayıda farklı türü bulunuyor.
Ayrıca DNA’nın mağaraya doğal yollarla taşınmış olması da mümkün.
Bu yüzden bilim insanları türü belirlemek zorunda kalacak.
Daha sonra o türün mağaradaki konumuyla ilişkisini değerlendirecek.
Ardından kronolojiyi inceleyecek.
Ve nihayetinde görüntünün morfolojisiyle karşılaştıracak.
Eğer bütün bu kanıtlar aynı noktada birleşirse, yorum çok daha güçlü hale gelir.
İşte o zaman küçük kırmızı işaretler gerçekten büyük bir keşfin kapısını açabilir.
Es Càrritx Mağarası: Avrupa’da Psikoaktif Bitki Kullanımına Dair Kanıt
El Castillo’dan çok daha sonraki bir döneme ait olsa da Menorca’daki Es Càrritx buluntuları önemli bir karşılaştırma sağlıyor.
Araştırmacılar Tunç Çağı’na ait insan saçlarında çeşitli psikoaktif maddelerin izlerini tespit etti.
Bunlar arasında atropin ve skopolamin de bulunuyordu.
Bu sonuç, tarihöncesi Avrupa toplumlarının güçlü farmakolojik etkileri olan bitkilerle temas kurduğunu doğrudan gösteriyor.
Ancak bu kanıtı El Castillo’ya doğrudan taşımamak gerekir.
Es Càrritx binlerce yıl daha gençtir.
Coğrafi bağlam da farklıdır.
Dolayısıyla bu bulgu, El Castillo hipotezini kanıtlamaz.
Fakat önemli bir şeyi gösterir:
Avrupa’da insanlar güçlü etkileri olan bitkileri gerçekten tanıyor ve kullanıyordu.
Asıl soru artık bunun ne zaman başladığıdır.
Tarihöncesi Kaya Sanatında Psikoaktif Bitkiler Ne Zaman Ortaya Çıktı?
İnsanların psikoaktif bitkilerle ilişkisini yalnızca Avrupa’ya bakarak anlamak da mümkün değil.
Dünyanın farklı bölgelerinde bitkiler ritüel, şifa ve değişmiş bilinç deneyimleriyle ilişkilendirildi.
Tassili n’Ajjer’deki mantar benzeri figürler bu tartışmanın en tanınmış örnekleri arasında.
Bazı araştırmacılar bu görüntüleri ritüel mantar kullanımının erken tasvirleri olarak yorumluyor.
Fakat bu yorumların kendisi de tartışmalı.
Dolayısıyla burada tekrar aynı bilimsel ilkeye dönüyoruz:
Benzerlik tek başına kanıt değildir.
Bununla birlikte El Castillo’nun olası yaşının çok daha erken olması, doğru olması durumunda olağanüstü bir sonuç doğurabilir.
Eğer işaretler gerçekten psikoaktif bir bitkiyi temsil ediyorsa, Avrupa’da bu tür bir bitkinin bilinen görsel temsilini binlerce yıl geriye taşıyabiliriz.
Bu yalnızca sanat tarihini değil, insanın bitkilerle ilişkisini de yeniden değerlendirmemize neden olabilir.
El Castillo’daki Taş Çıkıntı Gerçekten Bir Ritüel Alanı mıydı?
Panelin altındaki doğal taş oluşumu da tartışmanın önemli parçalarından biri.
İlk bakışta küçük bir sunak veya adak yüzeyi gibi görünebilir.
Fakat “görünüyor” ile “öyleydi” arasında büyük bir bilimsel mesafe vardır.
Bir kaya çıkıntısı doğal olarak oluşmuş olabilir.
İnsanların ona hiçbir özel anlam yüklememiş olması da mümkündür.
Bu nedenle taşın ritüel kullanımını kanıtlamak için ek verilere ihtiyaç var.
Ancak başka Paleolitik mağaralarda doğal mağara mimarisinin ritüel davranışlarla ilişkilendirildiğine dair örnekler bulunuyor.
Chauvet Mağarası bunlardan biri.
Burada bir mağara ayısı kafatasının düz bir taş yüzey üzerinde bulunduğu ve altında ateş izlerinin tespit edildiği bildirilmiştir.
Bu tür buluntular, mağara içindeki doğal yüzeylerin insan davranışlarının bir parçası haline gelebileceğini düşündürüyor.
Peki El Castillo’da da benzer bir düzenleme mi vardı?
Eğer öyleyse, kırmızı işaretlerin konumu tesadüf olmayabilir.
Fakat bunu göstermek için daha ayrıntılı mekânsal analiz gerekiyor.
En Büyük Sorun: El Castillo İşaretleri Çiçek Olmayabilir
Bilimsel bir yaklaşım, yalnızca hipotezi destekleyen kanıtları toplamaz.
Aynı zamanda hipotezin yanlış çıkabileceği ihtimalleri de araştırır.
El Castillo’daki işaretler çiçek olmayabilir.
Gerçekten geometrik semboller olabilir.
İnsan anatomisini temsil ediyor olabilir.
Hayvan izlerini betimliyor olabilir.
Hatta bugün bildiğimiz kategorilerin hiçbirine ait olmayabilir.
Bu ihtimallerin her biri ciddiye alınmalı.
Çünkü Paleolitik sanatın anlamını modern gözlerle okumak büyük bir risk taşır.
Bugün bize çiçek gibi görünen bir şekil, on yedi bin yıl önce bambaşka bir şeyi temsil etmiş olabilir.
Belki de sanatçı bir nesneyi değil, bir fikri çiziyordu.
Belki biçimden çok hareket önemliydi.
Belki sembol yalnızca ritüel sırasında anlam kazanıyordu.
Belki de aynı işaret farklı insanlar için farklı anlamlar taşıyordu.
İşte bu yüzden El Castillo gizemi kolay bir cevap vermiyor.
Zihin Değiştirici Bitki Hipotezini Kanıtlamak İçin Ne Bulunmalı?
Eğer bu hipotez gerçekten sınanacaksa, araştırmacıların birkaç bağımsız kanıtı bir araya getirmesi gerekiyor.
Öncelikle işaretlerin yüksek çözünürlüklü görüntüleri alınmalı.
Daha sonra şekillerin ayrıntılı morfolojik analizi yapılmalı.
Çiçeklerin lob yapıları karşılaştırılmalı.
Merkezi damarlar incelenmeli.
Çiçeklerin sarkma açısı değerlendirilmelidir.
Ardından bölgedeki tarihöncesi bitkilerin dağılımı araştırılmalı.
Hangi türler o dönemde Cantabria bölgesinde yetişiyordu?
Hangileri gerçekten psikoaktifti?
Hangileri insanların ulaşabileceği alanlarda bulunuyordu?
Daha sonra pigment ve sediment analizleri devreye girmeli.
Çevresel DNA araştırmaları yapılmalı.
Mikroskobik polen ve bitki kalıntıları aranmalı.
Bütün bu veriler aynı türü işaret ederse, hipotez çok daha güçlü hale gelir.
Ancak farklı türler ortaya çıkarsa veya hiçbir botanik iz bulunamazsa, yorum yeniden değerlendirilmelidir.
Bu yaklaşım önemlidir.
Çünkü bilimsel keşif, bir fikri doğrulamak kadar onu yanlışlamaya da açıktır.
Eğer Bu Gerçekten Dünyanın En Eski Zihin Değiştirici Bitki Tasviriyse?
Şimdi en büyük ihtimali düşünelim.
Diyelim ki gelecekteki araştırmalar El Castillo’daki kırmızı işaretlerin gerçekten psikoaktif bir bitkiyi temsil ettiğini ortaya koydu.
O zaman ne değişir?
Öncelikle Paleolitik insanların bitkiler hakkındaki bilgisine dair görüşümüz değişir.
İnsanların yalnızca hayvanları izleyen avcılar olmadığını daha güçlü biçimde görebiliriz.
Onlar aynı zamanda bitkileri sınıflandıran gözlemcilerdi.
Zehirleri tanıyor olabilirlerdi.
Tedavi edici özellikleri keşfetmiş olabilirlerdi.
Ve belki de bazı bitkilerin insan zihnini değiştirdiğini biliyorlardı.
Bu durumda mağara sanatı da farklı görünmeye başlar.
Duvarlar yalnızca av hayvanlarının galerileri değildir.
Belki bazı görüntüler doğayla kurulan zihinsel ilişkilerin kayıtlarıdır.
Belki bir hayvan figürü avı temsil ederken, başka bir sembol bitkinin gücünü temsil ediyordu.
Belki de mağaranın karanlığı yalnızca fiziksel bir mekân değildi.
Bilinmeyenle karşılaşmanın sahnesiydi.
İnsanlığın Sanat ve Bilinç Tarihi Aynı Anda mı Başladı?
Burada konu El Castillo’dan çok daha büyük bir soruya dönüşüyor.
İnsan neden resim yaptı?
Neden mağara duvarlarına semboller bıraktı?
Neden bazı görüntüleri karanlık ve ulaşılması zor alanlara yerleştirdi?
Neden hayvanları, insanları ve belki de bitkileri aynı sembolik dünyada birleştirdi?
Ve en önemlisi:
İnsanların sanatsal düşüncesi ile değişmiş bilinç deneyimleri arasında ne kadar eski bir bağlantı var?
Bu soruya bugün kesin bir cevap veremiyoruz.
Çünkü tarihöncesi insanların yazılı açıklamaları yok.
Onların dillerini bilmiyoruz.
Ritüellerini doğrudan izleyemiyoruz.
Ancak bıraktıkları eserler, bu kayıp dünyanın küçük pencerelerini açıyor.
El Castillo’daki birkaç kırmızı işaret de böyle bir pencere olabilir.
Belki de En Eski Bitki Tasvirleri Gözümüzün Önünde Saklanıyor
Paleolitik mağara sanatının en büyük sorunlarından biri, araştırmacıların gördüklerini nasıl sınıflandırdığıdır.
Bir sembol bir kez “soyut” olarak kataloglandığında, sonraki araştırmacılar da onu aynı kategori içinde değerlendirme eğiliminde olabilir.
Bu durum özellikle bitki tasvirlerinde büyük sorun yaratıyor.
Çünkü hayvanlar belirgin anatomik özelliklere sahip.
Bitkiler ise sanatçı tarafından birkaç çizgiye indirgenebilir.
Bir sap.
Bir taç.
Beş lob.
Bir merkez çizgisi.
Hepsi bu kadar olabilir.
Böyle bir görüntü, binlerce yıl sonra kolayca geometrik sembole dönüşebilir.
İşte bu nedenle El Castillo yalnızca bir mağara resmi tartışması değildir.
Aynı zamanda arkeolojik görme biçimimizin sınandığı bir örnektir.
Belki geçmişte bitkileri yeterince aramadık.
Belki onları bulduk fakat farklı isimlerle kaydettik.
Belki de gerçekten yoktular.
Bunu ancak sistematik karşılaştırmalar gösterebilir.
El Castillo’nun Kırmızı İşaretleri İnsanlık Tarihini Değiştirebilir mi?
Bugün için “El Castillo dünyanın en eski zihin değiştirici bitki tasvirini barındırıyor” demek fazla kesin olur.
Çünkü doğrudan kanıtımız yok.
Ancak “bu ihtimal araştırılmaya değmez” demek de aynı derecede hatalı olur.
Çünkü görüntülerin biçimi dikkat çekici.
Mağaranın kronolojisi çok eski.
Paleolitik sanatın bitki tasvirleri açısından son derece fakir olduğu biliniyor.
Daha sonraki dönemlerde Avrupa’da psikoaktif bitki kullanımına dair kimyasal kanıtlar bulunuyor.
Ve Pinwheel Mağarası, doğru arkeolojik bağlam kurulduğunda bir kaya sanatının gerçekten psikoaktif bitki kullanımıyla ilişkilendirilebileceğini gösteriyor.
Bu nedenle El Castillo hipotezinin en güçlü tarafı, yalnızca “güzel bir fikir” olması değil.
Sınanabilir olması.
Araştırmacılar yeni örnekler alabilir.
Sedimentleri inceleyebilir.
DNA arayabilir.
Pigmentleri analiz edebilir.
Morfolojik karşılaştırmalar yapabilir.
Ve sonunda bu kırmızı işaretlerin gerçekten ne olduğunu daha iyi anlayabilir.
Belki sonuç hipotezi çürütecek.
Bu da değerli bir bilimsel sonuç olur.
Belki ise beklenmedik bir keşif gelecek.
Son Soru: Buzul Çağı İnsanları Bilincin Kapısını Çoktan mı Keşfetmişti?
El Castillo’daki insanlar artık burada değil.
Dilleri sessizliğe gömüldü.
Ritüelleri kayboldu.
Bitkiler hakkındaki bilgileri büyük ölçüde unutuldu.
Fakat duvarlara bıraktıkları işaretler hâlâ duruyor.
Binlerce yıl boyunca aynı kırmızı biçimler karanlığın içinde kaldı.
Belki onlar yalnızca semboldü.
Belki hayvan iziydi.
Belki insan anatomisini temsil ediyordu.
Belki de gerçekten bir çiçekti.
Daha da önemlisi, belki bu çiçek sıradan bir bitki değildi.
Belki insan zihnini değiştirebilen bir bitkiydi.
Eğer gelecekte yapılacak araştırmalar bunu doğrularsa, El Castillo yalnızca Avrupa’nın en önemli Paleolitik sanat alanlarından biri olarak kalmayacak.
İnsanların bitkilerle, ritüellerle ve değişmiş bilinç durumlarıyla ilişkisinin tarihini de binlerce yıl geriye taşıyacak.
Belki o zaman mağara duvarındaki küçük kırmızı şekillere başka gözlerle bakacağız.
Çünkü onları yapan insanlar yalnızca bir çiçeği resmetmiş olmayabilir.
Belki onlar, insan zihninin doğayla karşılaştığında nereye kadar gidebileceğini kayda geçiriyordu.
Ve bütün bu hikâyenin merkezinde hâlâ aynı küçük soru duruyor:
El Castillo’nun karanlığında, on yedi bin yıl önce gerçekten bir zihin değiştirici çiçeğin resmi mi çizildi?
Derleyen: Deniz KAFKAS
Kaynak: Kuzey İspanya’daki El Castillo Mağarası’nın karanlık geçitlerinden birinde, binlerce yıldır neredeyse sessizce duran küçük bir resim grubu bulunuyor.
Dünya beş kez çökmeden önce kimyasal bir uyarı gönderdi – şimdi o uyarıyı duymazdan mı geliyoruz?
Dünya beş kez çökmeden önce kimyasal bir uyarı gönderdi – şimdi o uyarıyı duymazdan mı geliyoruz?
Kuzey İspanya’daki El Castillo Mağarası’nın karanlık geçitlerinden birinde, binlerce yıldır neredeyse sessizce duran küçük bir resim grubu bulunuyor.
