Arkeolojinin ve Arkeologların Sinemada Temsili

Arkeolojinin ve Arkeologların Sinemada

Arkeolojinin ve Arkeologların Sinemada Temsili

Arkeoloji ve arkeologlar, uzun yıllardır filmlere konu ediliyor. Günümüzde hala farklı türlerde karşımıza çıkan arkeolojinin ve arkeologların beyaz perdeye nasıl taşındığını ve nasıl temsil edildiğini gelin birlikte inceleyelim.

Arkeolojinin Sinemaya Taşınması

18. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar Mısır’da gerçekleştirilen bilimsel keşifler, insanlarda büyük ilgi uyandırdı. Özellikle Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1798-1801 yılları arasında Mısır’a düzenlediği seferlerde bilim insanlarının daha önce görülmemiş Antik Mısır kalıntılarını belgelemesiyle başlayan bu ilgi, 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’in ve Lord Carnarvon’un Antik Mısır’da Firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesiyle devam etti. Tutankamon’un mezarının bulunmasının yanı sıra, 1923 yılında Lord Carnarvon’u öldürdüğü iddia edilen mumya laneti efsanesi, Mısır’daki arkeolojik çalışmaların artmasına, büyük bir turizm dalgasına ve Mısır motiflerinin batıdaki birçok sanat dalında kullanılmasına yol açtı.

1930’lardan itibaren Hollywood filmleri, geçmişi anlatan filmlerde kaybolmuş medeniyetleri ve bu medeniyetlerin hazinelerini bulmaya yönelik temalara odaklanmaya başladı (The Live Wire (1935) ve King Solomon’s Mines (1937) gibi). Lost Horizon (1937) filmiyle paralel temaları bir araya getirme fikri popülerlik kazandı. Böylece arkeoloji ve arkeologlar çoğunlukla aksiyon/macera, korku ve bilim kurgu türlerinde ya da bunların birbirleriyle harmanlandığı türlerde karşımıza çıkmaya başladı.

The Mummy filmlerinin yayınlanmasıyla, arkeolojinin ve doğaüstü güçlerin bir arada kullanıldığı filmler en yaygın anlatı türlerinden biri haline geldi. Dünya dışı olayların insanlığı tehdit ettiği, uzaylılar ya da tanrılar tarafından bırakılan nesnelerin insanlığı yok etmek için kullanılacağı olay örgüleri korku ve bilim kurgu türlerinde sık bir şekilde kullanıldı. Bu tür filmlere örnek olarak Stargate (1994), Stonehenge Apocalypse (2010) ve A Genesis Found (2010) verilebilir.

Arkeologların Filmlerdeki Temsili

Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler genellikle beyaz ve heteroseksüel erkek olarak karşımıza çıkıyor. Erkek karakterlerin uyruğu, karakterlerinin davranışlarında önemli bir rol oynayabiliyor. Mesela İngiliz arkeolog karakterler, zekaları ve entelektüel yönleriyle kahraman olurken; Amerikalı karakterler daha maceracı ve kurnaz yönleriyle öne çıkıyor. İngilizler problemler üzerinde düşünmeye meyilliyken, Amerikalılar hemen harekete geçerek kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Bu yüzden birçok filmde olduğu gibi arkeoloji filmlerinde de erkeklerin maskülinitesi ya zekasıyla ya da dövüş becerileriyle ölçülüyor.

Kadınları daha nadiren ana karakter olarak izliyoruz, dikkate değer örnekler arasında Lara Croft serisi ve The Last Templar (2009) var. Kadın karakterler çoğunlukla arkeolog olmanın bir kadın için ilginç bir sosyal rol olduğu ima edilerek ya da yan karakter olarak karşımıza çıkıyor. Arkeoloji filmlerinde gördüğümüz kalıplaşmış kadın karakterlerini iki kategoriye ayırabiliriz: İlki, toplumun güzellik standartlarına uyan, macerayı seven ve ataerkil bakış açısına aldırış etmeyen ya da bunun farkında olmayan ayrıcalıklı kadın; ikincisi ise gözlüklerini çıkarıp, saçlarını açtıkları zaman dikkat çekici bir şekilde “güzelleşen” genç (genellikle akademisyen, öğrenci ya da kütüphaneci) kadın. İlk kategorideki kadın karakterler filmin ya kötü karakteri ya da kahramanı olurken, ikinci kategorideki kadın karakterler yan karakterlerden birisi ya da başı dertte olan, kurtarılmayı bekleyen bir karakter olarak tasvir ediliyor.

Kahraman ve Kötü Karakter Olarak Arkeologlar

Kahraman olarak tasvir edilen arkeologlar popüler kültür tarafından benimsenmişse, toplumun genelinin sahip olduğu değerlerin abartılı biçimlerini yansıtıyor diyebiliriz. Bu durum göz önüne alındığında, eski tarzda kahramanlık özelliklerinin birçoğunu içinde barındıran Indiana Jones filmleri (Batı Amerika’ya yapılan göndermeler, kovboy efsanesi, kostümler, kullanılan ekipmanlar (kılıflı tabanca ve kırbaç) ve Indy’nin dövüş becerileri) bu tür için biçilmiş kaftan.

Ancak geçmiş kahramanların aksine, Indy’nin entelektüel yetenekleri de filmlerde vurgulanıyor. Dillere olan yatkınlığı, yalnızca antik yazıları çözebilmesinde değil, aynı zamanda birçok dili akıcı bir şekilde konuşmasında da kendini gösteriyor. Arkeologların zekalarıyla ve fiziksel güçleriyle ön plana çıkmaları arkeoloji filmlerinin ortak özellikleri arasında. Filmlerde bir arkeologun uzmanlık bilgisi büyük ölçüde basitleştiriliyor, bunun yerine daha fantastik ve gerçek dışı şekillerde sorunlar çözüyor.

Elbette arkeologlar filmlerde her zaman kahraman olarak tasvir edilmiyor bazen acımasız, deli ya da düpedüz kötü karakter olarak da betimleniyor. Yaygın kötü karakter özelliklerin dışında (sebepsiz yere birini öldürmek ya da dünyaya hükmetme arzusu gibi), arkeologlar temelde iki tür kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor: İlki, kimin için çalıştığını önemsemeyen, kendi amaçlarına ulaşmak için kötü tarafla birlikte çalışmaya istekli olan bencil karakter; ikincisiyse özel koleksiyoncu, açgözlü bir şekilde esere sahip olmak isteyen karakter.

Meslek Olarak Arkeoloji

Arkeoloji filmleri, arkeolojinin bir meslek olarak nasıl yapılandırıldığı ve arkeologların nasıl para kazandığı konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratabiliyor. İzleyicilerde arkeolojik çalışmalar, arkeologlar ve kamu kurumları (müzeler, üniversiteler ve devlet kurumları) arasındaki ilişki üzerine gerçek dışı izlenimler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeologların bir üniversiteye ya da bir öğretim kurumuna bağlı olarak çalıştığını nadiren görüyoruz. Indiana Jones filmleri bunun bir istisnası, Indy’nin Marshall Üniversitesi’nde öğretmenlik yaptığı ve öğretmekten kaçınmaya çalıştığı sahneler, yaklaşan maceranın habercisi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte, bu akademik bağlantıya rağmen Indy’nin arkeolojik maceraları doğrudan müze tarafından destekleniyor, antikalar doğrudan Indy’den satın alınıyor ve öğretmenliğin getirdiği sorumluluklar bir anda göz ardı edilebiliyor.

Çoğu zaman filmlerdeki arkeologlar, Tomb Raider’deki Lara Croft (2001) gibi serbest çalışıyor ya da The Mummy’s Hand’deki (1940) Steven Banning gibi bir müze tarafından işe alınıyor. Filmlerdeki arkeolojik kazılar, bir araştırma amacıyla başlatılmıyor. Bir devlet kurumunun, dünyayı kurtarmayı ümit eden birinin ya da özel yatırımcının talebi üzerine başlatılıyor. Çoğu zaman arkeolog kazıyı gerçekleştirebilmek için özel bağışçılar ya da kurumlar tarafından sağlanan fonları kullanıyor. Eserler bulunduktan sonra arkeolog, ganimeti ya başkalarıyla paylaşıyor ya da çalıştığı kurum tarafından parası ödeniyor.

İzleyicilerin, arkeologların kazı çalışmalarında bulduklarını saklamalarına gerçekte izin verilmediğini öğrenince hayret etmelerine şaşırmamak gerek. Filmler, arkeoloji mesleğini çarpıtılmış bir bakış açısıyla tasvir etse de yapımcıların buna neden başvurduğunu anlayabiliriz ne de olsa ilgi çekici yerler, gizli hazineler ve çözülmemiş gizemler, izlemesi fantastik ve heyecan verici konular.

Orta Doğu: Kültür Yağmacılığı ve Hazineler

Şüphesiz ki Orta Doğu, arkeoloji filmlerinde en sık kullanılan ortamlardan birisi. Sayısız klişeye uyan yan karakterlerin yardımıyla ya da engellemesiyle Avrupalı ve/veya Amerikalı karakterlerin maceralarını yaşadığı “egzotik topraklar” olarak karşımıza çıkıyor.

İzleyicinin özdeşleştiği karakterler genellikle İngiliz ya da Amerikalı arkeologlar olduğu için izleyici, yerli halka ve kültürlere bu karakterlerin gözünden bakıyor ve onları “ötekiler” olarak görüyor. Avrupalılar da bu filmlerde pek olumlu bir şekilde tasvir edilmiyor. Mesela Alman arkeologlar, özellikle II. Dünya Savaşı dönemi filmlerinde, casus, kundakçı ya da hırsız olarak temsil ediliyor (örneğin, Death Rides the Range’deki Alman baron). Fransız karakterler de özünde kötü olmasalar bile genellikle vicdansız, ahlaksız ve arkeolojik bir keşif yapmak ya da başkasından çalmak için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bencil karakter olarak tasvir ediliyor (örneğin Raiders of the Lost Ark’teki René Emile Belloq karakteri).

Orta Doğu temalı arkeoloji filmlerindeki kalıplaşmış yerli karakterleri üç kategoriye ayırabiliriz. İlki, son derece iyi eğitim almış, bulunan eserler yanlış ellere düşmesin diye onları koruyan “soylu vahşiler”. Bu yerliler, neredeyse her zaman soylarını antik zamanlara dayandıran, gizli toplulukların esrarengiz üyeleri oluyor. Aynı zamanda uzman bir at/deve binicisi ve kılıç ustası oluyorlar. Bu insanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, günü kurtarmak için yine de yabancı arkeologa ihtiyaç duyuyorlar.

İkinci kategoride, kötü olan ya da kötü taraflarla işbirliği yapan yerliler var. Böyle durumlarda, birey kendi çıkarları için sebepsiz yere kötü olabiliyor fakat genellikle ya bir düşmana ya da doğaüstü bir güce karşı koyamayacak kadar zayıf karakter olarak tasvir ediliyor. Hikayede daha az öneme sahip Orta Doğulu karakterler, diğer kötü adamların kuklaları olarak kullanılıyor.

Son olarak, onları ziyaret eden meslektaşlarının becerilerinden yoksun, tarafsız ya da iyi yerli arkeologlar var. Bu arkeologlar genellikle, hazineyi bulmak ya da dünyayı kurtarmak için diğer arkeologun kahramanlığına, zekasına ve fiziksel becerilerine güvenmek zorunda kalıyor. Arkeoloji filmlerindeki ana karakterler, yerli halkın katlanacağı sonuçları ya da bulundukları durumu çok az önemseyen, saplantılı bir şekilde hazineyi ya da bilgiyi arayan kişiler olarak tasvir edilebiliyor. Bazı filmlerde Mısırlıların geçmişlerine ilgi duymalarına izin verilse de bu hikayeler genellikle efsaneler ve batıl inançlarla harmanlanıyor. Batı kültür emperyalizminin popüler kültürdeki yer edinişini, Ella Shohat ve Robert Stam 1994 yılında “düşünmeyen Avrupamerkezcilik” olarak tanımladı. Shohat ve Stam’a göre, Mısır bağlamının ötesinde Avrupamerkezcilik genel anlamıyla dünyayı Avrupalı bir bakış açısıyla görmek anlamına geliyor.

Avrupa merkezli sinema genellikle sömürge nüfuzu anlatılarını aktarabilmek için arkeologların bir alt türü olduğu, “keşfeden” standart tiplemesini kullanıyor. Görünüşe göre iyi, kötü ya da tarafsız olsun, arkeoloji filmlerindeki Orta Doğulu karakterler, hiçbir zaman tam anlamıyla kendilerine bir yer edinebilmiş değil. Arkeologların ve arkeolojinin sinemadaki ele alınışı, Avrupa merkezli tutumun sanatın birçok alanında oldukça yaygın olduğunu gösteriyor.

Ne Fark Eder?

Filmler, arkeoloji ve arkeologlar hakkında izleyiciye birçok mesaj veriyor. İzleyicilerin çoğu, anlatıların kurgu olduğunu anlasa da bazı insanların kafasında gerçek dışı fikirler oluşabiliyor.

Filmlerdeki arkeoloji ve arkeologların temsillerini incelemenin amacı aslında toplumun geneliyle nasıl daha etkili bir şekilde iletişim kurulacağını öğrenmek çünkü halkın arkeoloji algısını görmezden gelemeyiz. Halkın algısını değiştirmenin anahtarı, insanları arkeolojiye daha fazla dahil edebilmekten geçiyor.

Daha özgün sinema ve televizyon çalışmaları yapılarak, sosyal medyayı ve diğer yayın araçlarını kullanarak, halka açık yazılar yazarak, okullarda çocuklarla ve gençlerle iletişime geçilerek ve daha birçok farklı şekilde arkeolojinin topluma kattığı sembolik, bilgilendirici ve estetik değerlerin daha fazla takdir edilmesine ve daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması sağlanabilir.


Hall, M. A. (2004). Romancing the Stones: Archaeology in Popular Cinema.

Hiscock, P. (2014) Archaeology in Film.

Marwick, B. (2010). Self-image, the long view and archaeological engagement with film: an animated case study.

McGeough, K. (2006). Heroes, Mummies, and Treasure: Near Eastern Archaeology in the Movies.

Shoha E. & Stam R.(2014). Unthinking Eurocentrism Multiculturalism and the Media.

Arkeolojinin ve Arkeologların Sinemada Temsili

Kaynak: https://arkeofili.com/

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
28 + 17 =


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Çok Okunan Yazılar